soru · 2026-04-29

Bu yıl hayatınızdaki en büyük korku neydi?

70 cevap·2.6 dk·$1.61

Korku Söylenince Aile Çıkıyor

70 kurgusal kişiye soruldu · 29 Nisan 2026

---

Bir cümle özet

Bu 70 kişinin neredeyse tamamı "en büyük korku" diye sorulduğunda parayı, işi ya da siyaseti değil, ailedeki birini kaybetmeyi ya da ailenin bir şekilde dağılmasını söyledi.

---

Genel kanaat

Yetmiş kişiden 65'i korkusunu aile çerçevesinde anlattı. Bu oran dikkat çekici: yüzde 93. Para kaygısı 30 kişide, güvenlik kaygısı 18 kişide, siyasi bir çerçeve ise 17 kişide görüldü. Ama bu sayılar yanıltıcı olabilir; çünkü pek çok kişi ekonomik sıkıntıyı da aile üzerinden anlattı. Recep (p_010), Trabzon'lu balıkçı, teknesinin zarara geçtiğini söyledi ama asıl korkusunun askerden dönen oğlunun "bu mu olacak" diye baktığı o hareketsizlik olduğunu ekledi.

Korkuların büyük çoğunluğu sessiz tutuluyor. 43 kişi bu korkuyu başkasına söylemediğini ya da tam söyleyemediğini belirtti. Sümeyye (p_002), iki yıldır çocuk olmadığını ve doktora gitmediğini, eşiyle de "olur inşallah" lafının ötesine geçemediklerini anlattı. Yusuf Emre (p_013), babasının kalp ritim sorununu ve şirketi tek başına taşıyıp taşıyamayacağını eşine açamadığını söyledi. Korku çoğu zaman paylaşılmıyor; paylaşılırsa bir yük bindirileceği düşünülüyor, ya da söylenmesi korkuyu gerçekleştireceği hissediliyor.

Dini çerçeve 31 kişide belirdi. Ama bu çoğunlukla korkuyu azaltan değil, korkuyu ifade eden bir dil olarak kullandı. Naciye (p_061), "söylersem gerçek olur gibi, söylemiyorum" dedi ve hemen ardından "Allah ömür versin" ekledi. İki cümle aynı anda var olabiliyordu.

---

Ebeveyn kaybı: en sık tekrarlayan korku

70 kişinin büyük bir bölümünde anne ya da babaya bir şey olması korkusu açıkça ya da ima yoluyla geçti. Yaşlı ebeveynler için bu korku daha somut; genç yetişkinlerde ise daha çok "henüz konuşulmamış şeyler kalır" biçiminde dile geldi.

Berke (p_036), İstanbul'da UX tasarımcısı, babasıyla beş yıldır ertelenen bir konuşmadan söz etti. "Erteleme süresi doluyor" dedi. Cemal Veli (p_043), Hacıbektaş'ta baharatçı, annesinin bildiği deyişleri, aşure tariflerini, cem dualarını kimsenin tam bilmediğini fark ettiğini anlattı. "Annem gidince bir şey kapanacak, kapandığını bile anlamayacağız belki" dedi. Cemal Bingöl (p_056), Tarlabaşı'nda gündelik işçi, babasının ölümünde yanında olamadığını ve annesine aynı şeyin olması halinde yine 1200 kilometre uzakta olacağını düşündüğünü söyledi. Üç farklı hayat, aynı korku.

---

Söylenmesi "yakışmayan" korkular

Bazı korkular hem hissediliyor hem de söylenemiyor; çünkü söylemek başka bir şeyi itiraf etmek anlamına geliyor.

Yusuf (p_019), imam, sabah namaza kalktığında hiçbir şey hissetmeyeceğinden korktuğunu anlattı. "Bunu kimseye söyleyemiyorum çünkü imam bu şeyi söyleyemez" dedi. Mehmet Cem (p_005), yatırım bankacısı, babasının yoğun bakımındaki koridorda hayat sigortası kapsamını düşündüğü için utandığını söyledi. Nuray (p_057), dört yıldır alzheimer hastası kayınvalidesine bakan eski bankacı, "Fatma gittiğinde ne yapacağım" sorusunun da korkutucu olduğunu itiraf etti. Özgürlük mü gelecek, boşluk mu — bilmemek de bir korkuymuş.

---

Çocukların gidişi ya da değişmesi

Ebeveynlerin korkusu sadece anne-baba kaybı değil. Kendi çocuklarının uzaklaşması, değişmesi ya da "yanlış yola girmesi" de sık tekrarlayan bir temaydi. Bu korku hem ekonomik hem duygusal hem de kimlikle ilgili katmanlar taşıyor.

Hüseyin (p_046), Salihli'de saatçi, kızı Sıla'nın YKS'yi kazanıp İzmir'e gideceğini içten biliyor. "Dükkânı, anneyi, beni, Salihli'yi — bunların hepsini hafıza kutusuna koyup 'memleket' diye etiketler mi bir gün?" diye sordu. Hatice (p_047), Bağcılar'da ev kadını, kızının sosyal medyada saçı açık fotoğraf koyduğunu gördü, sormadı. "Sorarsam ne diyecek, ne diyeceğimi bilirsem ne yapacağım?" dedi. Mahmut (p_011), Adana'da atölye sahibi, kızının üniversitede "sosyoloji" lafını ettiğinde ikisinin de ne demek istediğini anladığını söyledi. "İş düzelir bir şekilde, ama o kapı açılırsa geri dönmez" dedi.

---

Ev, toprak, köy: fiziksel bir şeyin bitmesi korkusu

Bir grup için korku soyut değil, çok somut bir yere bağlıydı: evin yıkılması, köyün boşalması, toprağın elden çıkması.

Adile (p_067), Sultanbeyli'de, belediyenin yıkım kararını anlattı. On sekiz yıl o evde yaşamışlar. "Nereye gideceğiz" sorusunu gece gözlerini kapatınca düşünüyor. Hasan (p_062), Mardin'de 78 yaşında, torunların köye dönmeyeceğini biliyor ama bildiğini kabul etmek istemiyor. "Köyümden önce ben mi gideceğim, yoksa köy mü benden önce biter?" diye sordu. Sabriye (p_063), Tunceli'de, her yaz köye gittiğinde kaç kişi kaldığını sayıyor. "Yetmiş mi, altmış mı, elli mi?" Mezarlık orada, ama köy bitmeden önce mi gidecek — bu soruyu taşıyor.

---

Yöntem notu

Bu 70 kişi gerçek değil, kurgusal. Ama belirli bir tasarım disiplini içinde üretildiler: farklı yaşlar, şehirler, gelir düzeyleri, kökenler, inançlar. Bir anket değil, bir düşünme aracı. Aynı sorular başka bir grupla sorulsa farklı dağılımlar çıkabilir. Buradaki sayılar ve örüntüler Türkiye'yi temsil ettiği iddiasını taşımıyor; yalnızca bu 70 kurgusal kişinin ne söylediğini gösteriyor.

▸ veri sayımı (kelime-eşleşme)

Cevaplarda hangi konu/söz-kalıbı kaç personada geçti — ham kelime-eşleştirmesi. Yorumlama değil; sayısal arka-plan.

aile/akraba bağlamı65/70
olmaz/değil dedi55/70
kamuya açık paylaşmam43/70
dini söz/çerçeve31/70
economic_frame30/70
geçim/ay-sonu28/70
asker/savaş çerçevesi18/70
politik söylem17/70
kayın/namus baskısı11/70
olur/evet dedi10/70
aile-için-koruma10/70
kuşak-aktarımı9/70
atomize-aile / seçilmiş7/70
kararsız / 'kim bilir'5/70
cinsiyet/erkeklik-kadınlık3/70
yapısal eleştiri (sistem/eşitsizlik)2/70
ekonomi düzelir umudu1/70
küme
modernler: 24
dindar-muhafazakarlar: 17
geleneksel-muhafazakarlar: 29
mahremiyet
yari-acik: 48
kapali: 21
acik: 1

Bu rapor 70 kurgusal kişinin bu soruya verdiği cevapların bir okumasıdır. Anket değil; gerçek-dünya iddiası içermez. Aynı set yeniden sorulsa farklı bir okuma çıkar.

cevaplar

70

[Bağlam: terapist arıyorum diye düşündüğüm o günlerde, kendi kendime not defterine yazdıklarım — kimseye söylemiyorum bunları doğrudan] Söylemiyorum aslında. Anneye söylesem "evlilik böyle olur kızım, sabret" der. Kaan'a söylesem savunmaya geçer, "ne istiyorsun benden" moduna girer. İş arkadaşlarına söylemek zaten yok. Belki bir gün bir terapiste söylerim — o yüzden bir yıldır "bir terapist bulsam" diyorum da bulamıyorum, aslında bulmak istemiyorum da biraz, çünkü söylersem gerçek olur.

▸ aklından neler geçti?

En büyük korku derken aklıma ilk gelen şey para değil aslında — yani para da var tabii, kredi kartı, ev kredisi, her ay hesap kitap yapıyorum ama o bir tür kontrol edebileceğim şey gibi hissettiriyor kendini. Asıl korku şu: Uyandım bir sabah, Kaan'a baktım, o telefona bakıyor, ben de telefona bakıyorum, çocuk ortalıkta koşuyor, kimse kimseye gerçekten bakmıyor. Ve düşündüm ki bu böyle mi gidecek? On yıl sonra da aynı kanepe, aynı sessizlik mi? Sonra kendimi durdurdum çünkü bu soruyu tam düşünmek istemiyorum, düşündüğümde cevabı biliyorum gibi geliyor ve o cevap çok ağır. Bir de şunu fark ettim — en büyük korkum bazen Diyarbakır'dan geliyor, amcamdan, aileden, o "gitti" kelimesinden; sanki kaybolmak bir şekilde miras gibi, benden de bir şeyler kaybolacakmış gibi hissediyorum — evlilikten mi, kendimden mi, bilmiyorum.

Modernler
kapalı

[Bağlam: Eşime, akşam yemekten sonra, ikimiz baş başayken — ama yine de tam değil] "Bu yıl en çok şunu düşündüm herhalde... hani tetkik meselesi. Bir türlü kendimi toplayıp gidemedim. Bilmiyorum, belki bu yaz halledelim artık." — Sonrasını söylemiyorum. "Korkuyorum" demiyorum, "ya bir şey çıkarsa" demiyorum. O kısmı yutuyorum.

▸ aklından neler geçti?

Çocuk meselesi. Başka ne olabilir ki. İki yıl oldu, hâlâ yok, ve ben hâlâ doktora gitmedim çünkü gidersem bir şey çıkarsa ne yapacağım bilmiyorum — hem bilmek istiyorum hem de bilmek istemiyorum, bu ikisi aynı anda içimde duruyor. Kayınvalidenin her "inşallah yakında" dediğinde yüzüme baktığı o an, o bakış... sanki bir şeyleri biliyor gibi, sanki bende bir eksiklik varmış gibi. En korkutucu olan şu: belki gerçekten bir şey vardır, belki de yoktur ve ben boş yere bu korkuyla yaşıyorum — ama her iki ihtimal de ayrı ayrı korkutuyor. Eşimle bile tam konuşamıyorum, o "olur inşallah" diyor, ben de "evet" diyorum, orada kalıyor.

Dindar

[Bağlam: Cihangir'deki eski bir meslektaşla, Fikret'le, akşam yemeğinde — ikinci kadeh sonrası, yarı ciddi yarı geçiştirerek] "Bu yıl mı? Kitabı bitirememe korkusu tabii, başka ne olacak. Bir de Alzheimer, o eski dostum. Ama açıkçası en çok Nermin'in yokluğuna alışıp alışmayacağımı bilemedim — alışmak da ayrı bir korku aslında."

▸ aklından neler geçti?

Alzheimer diyecektim, her zaman Alzheimer diyorum bu soruya — ama bu yıl değil. Bu yıl asıl korku başkaydı. Kitabı bitiremeyeceğim korkusu değil tam olarak, daha derin bir şey: Nermin'in ölümünden bu yana kendimi bir tür… seyirci gibi hissediyorum kendi hayatıma. Sanki bir şey kapandı ve ben hâlâ o kapının önünde bekliyorum. Asıl korku bu oldu galiba — bu seyirciliğin kalıcı olması ihtimali. Kitabı bitirsem de bitirmesem de, Alzheimer olsam da olmasan da, bu mesafenin artık gitmeyeceği korkusu. Kenan da İstanbul'a gelmiyor, ben de Berlin'e gidemiyorum, aramızdaki o garip suskunluğu da çözmeye girişemiyorum — bunların hepsinin altında aynı şey var: bir yere ait olmaktan çıkmak. Bunu söylemek bile tuhaf geliyor, 68 yaşında bu kadar soyut bir şeyden korkmak.

Modernler
kapalı

[bağlam: TikTok'ta soru-cevap videosu, takipçiler soruyor "bu yıl en büyük korkunuz neydi"] — "Sınav sonucu tabii ki lol, herkes gibi 😭 Haziran gelsin de görelim, inşallah hayırlısı. Siz ne korkuyorsunuz bu yıl, yorumlara yazın bakalım."

▸ aklından neler geçti?

YKS sonucu. Hep bu. Haziranda açıklanacak, biliyorum, ama her sabah uyanınca ilk düşündüğüm bu oluyor — ya giremezsem? Yani TikTok gidiyor, marka teklifi var, tamam, ama babam o işi "iş" saymıyor ki. Kazanamazsam evlilik lafları başlar, kesin. Geçen yıl da "artık bir yere bakmalısın" demişti, ben de konuyu değiştirmiştim ama bu sefer daha zor geçiştiririm. Bir de şu var: kazansam bile — ya Kürtçemi öğrenemeden Mardin'e gidersem? Ablam gibi bir şey yaşarsam? Yani o kadar da değil, o kadar değil, ama bazen kafama geliyor işte, "sen de bir yerde takılırsın" diye. Hepsini bir kenara bırakıyorum ama gece yatarken hepsi geri geliyor.

Modernler

[Eşe, evde, çocuklar odaya girdikten sonra sesi alçaltarak] "Bu yıl en çok babayı düşündüm açıkçası. Yaşı var, kalbi var, ben de sürekli dışarıdayım. Bir şey olsa zamanında yetişemeyebilirim diye... işte, bu beni zorladı biraz." — Kadar. Geri kalanını söylemem. O hesap kısmını, kendi damarlarımı düşündüğümü, 58 rakamını kafamda döndürdüğümü — bunlar içeride kalır.

▸ aklından neler geçti?

Baba. Açıkça söylersem — baba. Nisan ayında bir daha ritim bozukluğu, üç gün yoğun bakım, ben Londra'daki roadshow'dan dönerken uçakta telefona bakıyorum, "stabil" yazıyor ama o kelime bana hiç güvence vermedi. 58'inde gitti, ben şimdi 52'deyim, bu hesabı yapmamak için kendimi ne kadar zorlasam da yapıyorum. Sonra tabii kur, çocukların okulu, Bodrum meselesi — bunlar da var ama bunlar *problem*, baba *korku*. Fark var. Problem çözülür, korku sadece bekler. Ve utanç verici olan şu: o gece yoğun bakım koridorunda oturmuştum, aklımın bir köşesinde "hayat sigortası coverage yeterli mi" diye geçti — hem babam için hem kendim için. Bunu kimseye söyleyemem, söylersem ne olur bilmiyorum ama söyleyemem.

Modernler
kapalı

[Bağlam: Selin ile akşam yemekte, bir ara sessizlik çöktüğünde, belki bir-iki kadeh sonra] "Bu yıl biraz SGK meselesi kafamı yordu açıkçası. Freelance'ın sıkıntısı işte, biliyorsun — gün toplamak zor oluyor." Kadar söylerim. Panik boyutunu, midenin nasıl gerildiğini, annemin sesinin içimde nasıl yankılandığını — bunları söylemem. Konuyu hafifçe bırakırım, o da anlar büyük ihtimal, ama ikimiz de üstüne basmayız.

▸ aklından neler geçti?

SGK. Hep SGK. 40'a giriyorum ve hâlâ düzenli prim yok, gün sayısı bir türlü toparlanamıyor — bunu düşündüğümde midem gerçekten kötü oluyor, fiziksel olarak. Kripto logosunu çizerken bile aklımın bir köşesinde bu hesap dönüyor: bu iş kaç gün eder, bu iş kaç gün eder. Ama bir yandan da şunu biliyorum — bu korkuyu dile getirince "düzene gir" diyen annem haklı çıkıyor gibi oluyor, o yüzden ağzıma almak istemiyorum. Sanki söylersem ona teslim oluyorum. Ve tabii bir de şu var: Selin bunu tam olarak bilmiyor, yani biliyor ama ne kadar derin bir panik olduğunu bilmiyor — ona da tam açmadım, çünkü o yumurta dondurma meselesini zaten kafasında taşıyor, üstüne bir de benim sigorta kaygımı yüklemek istemedim. Ama gerçek şu: bu yıl en büyük korku buydu, soyut değil, somut — 40'ta hastanede yatarsam ne olacak?

Modernler
kapalı

[Bağlam: üniversite arkadaşıyla, kahve içerken, konuşma genel gidişata girince] "Bilmiyorum, sanırım en çok takılı kalmaktan korkuyorum. Yani bir noktada bakıyorsun, plan planken hayat olmuş. O yüzden şu an her şeyi biraz hızlı tutmaya çalışıyorum." — Orada bırakırım. Vize, equity, baba — bunlar girmez.

▸ aklından neler geçti?

En büyük korkum diyince ilk aklıma gelen şey aslında o vize randevusu değil — ya da doğrudan değil. Asıl korku şu: burada mahsur kalmak. Yani kafayı kaldırdığımda hâlâ aynı yerde olmak, aynı konuşmaları yapmak, "iyi iş fırsatı" diye bir şeye razı olmuş olmak çünkü başka seçenek yoktu. Equity offer'ı babama söyleyemedim, vize planını söyleyemedim — ikisini de söyleyemiyorum çünkü her ikisinde de "ama neden" sorusuna cevap vermek zorunda kalacağım ve o cevap "sana güvenmiyorum" anlamına geliyor, bunu söyleyemiyorum. Ama asıl korku şu: ya haklıysa? Ya ben gerçekten sadece Etiler'de büyüdüğüm için bu kadar rahat konuşuyor, bu kadar "seçenek" görebiliyorum ve bunu hak ettiğimi sanıyorum? Bu düşünce geliyor, bir saniye duruyor, sonra kapatıyorum — çünkü açık bırakırsam bir şeye karar vermem gerekiyor.

Modernler
kapalı

[Bağlam: akşam yemeğinde eşine, kısa, geçer gibi] "Bu yıl mı... Sağlık işte. Adam yaşlanıyor, bir şeyler çıkıyor. Takip ediyoruz, doktor 'sorun yok' dedi, ama insan düşünüyor tabii." — Sonra konuyu toruna çeviririm, "Defne ne zaman geliyor?" derim.

▸ aklından neler geçti?

Mart'ta o raporu elime aldığımda — "hafif aritmi, takip" — içimde bir şey oturdu yerine. Korku değil tam olarak, ama... babamın son dört yılı gözümün önüne geldi. O odada, beni tanımadan bakışı. *O* mu benim için en büyük korkum? Yoksa asıl korku başka bir şey mi — torunlar büyüyecek, ben de bir gün "dede Çerkes miydi?" diye soracaklar, kimse bilmeyecek. Çilimli'deki evi de satılacak muhtemelen, amcaoğlunun çocukları anlaşamıyor zaten, o toprak da gidecek. Ama bunları sıralayınca aritmi en başa geliyor yine, çünkü diğerleri zaten gidecek şeyler — beden giderse hiç konuşulmayacak olan şeyler var. Kırk beş yıldır taşıdığım o dokuz gün mesela. Kimse bilmiyor. Ben de bilmiyorum artık ne yapacağımı onunla.

Geleneksel

[Bağlam: büyük kızım Selin'e, telefonda, geçen hafta — ama tam söyleyemedim] "Babanın şekeri beni çok düşündürüyor be kızım, adam hiç dinlemiyor söylediğimi. Diyetisyen ne dediyse tam tersini yapıyor." — Kalanını söylemedim. "Korkuyorum" demedim. O kelimeyi ağzıma almadım. Selin zaten anlıyor galiba, o da geçiştirdi, ben de geçiştirdim. Öyle bıraktık.

▸ aklından neler geçti?

Mehmet'in şekeri... o diyet listesi elime tutuşturulduğu gün içim burkuldu, ama kimseye söylemedim. Annesi 68'inde gitmiş, babası 71'inde — ikisi de kalp. Ben bunu biliyorum, o biliyor, ama ikimiz de bilmiyormuş gibi yapıyoruz. Sabah kahvaltıda ekmeği uzatırken elim titriyor bazen — "yeme" demek istiyorum, "al" diyorum. En büyük korkum bu yıl oydu: bir sabah kalkıp yanında olmamak. Ya da daha kötüsü — kalkmak ama onu görmemek. Bunu düşündüğümde hemen başka bir şeye geçiyorum kafamda, poğaçanın hamuruna, torunların sesine — çünkü orada durursam ağlarım, ağlarsam bir daha duramam.

Geleneksel

[Akşam kahvede, Hasan'la, ikinci çayda — biri sorarsa] "Valla en büyük korkum tekne işi, yakıt böyle giderse bu kış satmak zorunda kalacağım. Emre'ye de bir iş çıkmadı daha, orası da kafamda tabii." — Emre meselesinin içini açmam, "kafamda" deyip geçerim. Hasan da daha fazla sormaz zaten, o da biliyor durumu.

▸ aklından neler geçti?

Tekne... tekne aklıma geliyor ilk. Yakıt zammından sonra hesabı tutturamıyorum, geçen ay gerçekten eksi çıktı. Ama asıl korku o değil, asıl korku Emre'yi görünce içimde büyüyor — sabah kalkmış ekrana bakıyor, öğlen kalkmış ekrana bakıyor, ben de ona bakıyorum, ikimiz de bir şey demiyoruz. Askerden döndü, tamam, ama ne zaman daha? Oğlum bu mu olacak, bu mu? Benim oğlum... Ben Rotterdam'da iki yıl çalıştım, elimde bir şey olmadan gittim, döndüm. O niye kalkamıyor? Sonra içimden bir ses "senin yüzünden" diyor, çünkü ben de bir şey yapamıyorum, iş bulamıyorum ona, paramı yok, bağlantım yok — bu düşünce geliyor, hemen kapatıyorum, ama geliyor işte.

Geleneksel

[Akşam eşiyle, çay içerken, çocuklar odada değilken] "Bu yıl en çok iş tarafı bunalttı beni. Avrupa siparişleri durdu ya, o gerdi beni. İnşallah düzelir, bir yolunu bulurum." — Kız meselesini açmam. Açarsam tartışma çıkar, karım "sen çok sıkıyorsun" der, ben de "sen çok gevşeksin" derim. O konuşmayı yapmak istemiyorum.

▸ aklından neler geçti?

En büyük korku... Bangladeş meselesi aslında. Yani iki müşteri gitti, tamam, ama üçüncüsü giderse ne olacak? Otuz beş kişi var içeride, yarısı Suriyeli, yarısı yerli — hepsinin ekmeği benim elimde. Kur patlarsa, sipariş kurusa, ben ne yapacağım bunlara? Çıkar mısın, tutabilir misin? Sonra bir de SGK meselesi var, denetim gelirse... o ayrı bir baş ağrısı, onu düşünmek bile istemiyorum şu an. Ama asıl içimde oturan şu: kız Mersin'de bir şeyler değişiyor, bunu hissediyorum. Sosyoloji lafını ettiğinde yüzüme baktı, ben de ona baktım — ikimiz de bildik ne demek istediğini. Başörtüsünü çıkarırsa... bunu düşündüğümde mide kasılıyor, iş kaygısından daha fazla. Çünkü iş düzelir bir şekilde, ama o kapı açılırsa geri dönmez.

Dindar
kapalı

[Bağlam: Kayınvalidenin evinde, akşam çay içerken, kayınvalide soruyor "bu yıl ne sıkıntı çektiniz" diye] "Mehmet'in vatandaşlık işi tabii, o bizi en çok yordu bu yıl. Ama Allah büyük, inşallah çıkar önümüzdeki aylarda." — Sonra konuyu çocukların okul meselesine çekerim, kayınvalide de oraya kayar zaten. Kızın ne dediğini, benim geceleri ne düşündüğümü söylemem. Söylesem ne olur ki, o da ağlar, ben de.

▸ aklından neler geçti?

Eşin vatandaşlık meselesi... onu söylesem de içim rahatlamaz ki. Geçen ay komşunun kocası "bu Suriyeliler gidecek artık" dedi, ben de sanki duymadım gibi davrandım, ama o gece uyuyamadım. Mehmet'e bir şey olursa — sınır dışı, bir şey — ben bu iki çocukla ne yaparım burada? Türkçe dilekçeyi ben yazamam, bankayı ben halledemem, kredinin ödemesini... Sonra bir de kızın o sözü geliyor aklıma, "Suriyeli diye bana baktılar" dedi, ben de "sen Türkmen'sin, fark var" dedim ama kendi kendime bile inandıramadım. Çocuğun yüzüne bakıyorum, ne kadar daha taşıyacak bunu. En büyük korku mu — eşin gitmesi mi, kızın kırılması mı, ikisi de aynı korkuymuş gibi geliyor bazen.

Geleneksel

[Bağlam: Pazar yemeğinde baba-anne-eş masasında, baba "nasıl gidiyor" diye sorunca — kısmen söylenir, kısmen saklanır] "Baba, sen sağlığına bak, gerisini hallederiz. Ama şunu söyleyeyim, bazı şeyleri seninle daha oturup konuşmamız lazım, devir meselesi falan — acele etmiyorum ama ertelemek de istemiyorum." Kalanını söylemem. "Hazır değilim" kısmını, "sen gidersen ne yaparım" kısmını — onu yutarım.

▸ aklından neler geçti?

Babam. Başka bir şey değil, babam. O kalp ritim meselesi çıktığında doktor "şimdilik kontrol altında" dedi ama ben o "şimdilik"i hâlâ sindiremiyorum. Yönetim devri konuşmalarını başlattık, tamam, ama içimde hep şu var: ya geçiş tamamlanmadan bir şey olursa? Hem o gitmiş olur hem de ben hazır değilimdir daha. Firmayı tek başıma taşıyabilir miyim bilmiyorum — bunu kendime bile itiraf etmek garip geliyor, çünkü "iki yıl içinde GM" diyorum herkese, sanki hazırmışım gibi. Ama hazır olup olmadığımı sınamak için babamın orada olması lazım, yoksa kim söyleyecek yanlışımı? Eşe de tam açamıyorum bunu, "çocuk" meselesini de üstüne bindiriyor, bir de bu varsa... Kafam doluyor bazen.

Dindar
kapalı

[Bağlam: kimseye söylemiyorum. Belki anneye, ama o da "geçer, büyür" der, o da taşıyor kendi ağırlığını. Eşe söylesem "abartıyorsun" der, iyi niyetle söyler ama o kadar. Yazılı bir yere de koymam. İçimde kalır bu.] Söylemem. Konuşulacak bir şey değil gibi geliyor — hem çok büyük hem çok belirsiz. Biri "bu yıl en büyük korkunuz neydi" diye sormasa hiç dile getirmezdim.

▸ aklından neler geçti?

En büyük korku derken aklıma ilk gelen şey Arin değil de — bu beni biraz utandırıyor aslında. Arin'in hasta olması, bir şey olması, bunlar var tabii, ama asıl oturup düşününce korktuğum şey şu: bir gün Arin büyüyecek, bana bakacak ve "sen kimsin ki" diyecek. Türk mü, Süryani mi, ne? Ben de ona ne anlatacağım — anneanne Marta'nın cümlelerini mi, ki o da artık yok, ya da kayınvalidenin sünnet baskısını mı? Ortada bir şey büyütmeye çalışıyorum, ne tam Türk ne tam Süryani, ve bu ortada kalan şeyin bir gün ona yük olacağından korkuyorum. Anneanne geçen kış gitti, Süryanice bilen son kişiydi evimizde, onunla birlikte bir şey kapandı — ben hâlâ o kapının ne olduğunu tam adlandıramıyorum, ama kapandığını hissediyorum.

Modernler

[Bağlam: oda arkadaşım Selin'e, geç saatte mutfakta çay içerken — ona söyleyebiliyorum, Adanalı ama anlıyor] "En büyük korkum annem. Yani deprem değil artık, depremi geçtik bir şekilde. Ama şu yeni bina... gece mesaj atıyor 'uyuyamıyorum' diye. Ben de ne diyeceğimi bilmiyorum. Uzaktayım işte, elimden bir şey gelmiyor."

▸ aklından neler geçti?

Yeni binanın çökmesi. Hep bu. Annem her gece uyuyamıyor, bana söylüyor telefonda — "Berfin, duvarlar mı gıcırdıyor, yoksa ben mi duyuyorum" diyor. TOKİ diyorlar, devlet diyorlar, ama ben Pazarcık'ta o binaların nasıl yapıldığını gördüm, kimin yaptığını biliyorum. Hala'nın cesedi çıkmadı, o ayrı bir yara, ama en büyük korku bu — annem yeni evde uyurken bir şey olursa, ben Adana'dayım, ne yapabilirim ki? Staj bulamıyorum, para yok, kredi kartı yanıyor, ama bunların hepsi çözülür bir şekilde — ama o bina çöküp de annem altında kalırsa... Bunu düşününce nefes alamıyorum gerçekten, ders çalışamıyorum, sadece telefonu açıp "iyi misin" diye soruyorum, o da "iyiyim kızım" diyor, ben de biliyorum ki iyi değil.

Modernler

[Akşam yemeğinde, küçük kardeş "bu yıl seni en çok ne korkuttu" diye sorunca — bir tür sohbet, hafif bir an] "Babanın o hastane gecesi lan, başka bir şey değil. O gece her şey durdu." — Kadar söylerim. KPSS'yi, "eğer baba giderse ben mi geçindireceğim" kısmını, o iç karışıklığı söylemem. O kısım bende kalır.

▸ aklından neler geçti?

Babanın o gece hastaneye kaldırılması... hâlâ düşündüğümde içim sıkışıyor. O an aklımdan geçen şey KPSS değildi, kira değildi, hiçbir şey değildi — sadece "eğer giderse ne olur" diye donakaldım. Ama bir de şu var, dürüst olayım kendi kendime: babanın gitmesi korkusu mu, yoksa babanın gitmesiyle her şeyin benim omuzuma yığılacağı korkusu mu daha büyüktü? İkisi iç içe geçmiş, ayıramıyorum. Bir de KPSS var tabii, üçüncü deneme, bu sefer tutmazsa ne diyeceğimi bilmiyorum — ama o kalp krizi gecesinden sonra KPSS korkusu küçüldü, sanki yerini kaybetti biraz.

Geleneksel

[Akşam çay içerken, Mustafa'ya değil — büyük kızıma telefonda, ama yine de tam söylemiyorum] "Kızım babanın şekeri beni çok düşündürüyor bu yıl, geceleri uyku kaçıyor. Sağlığımız yerinde olsun inşallah, gerisini Allah bilir." — Kalanını içime atıyorum. "Annemin hastalığından korkuyorum" kısmını söylemiyorum, söylesem kız üzülür, hem de boş yere.

▸ aklından neler geçti?

Mustafa'nın şekeri... o insülin iğnesini ilk kez elime aldığımda ellerim titredi, kimse görmedi ama titredi. Doktor "kontrol altına alacağız" dedi, ben de "tamam" dedim ama içimden "ya alamazsak" geçti. En büyük korkum bu — ondan önce gitmek değil, onu yalnız bırakmak. Yani... ben gidersem kim bakar? Çocuklar İstanbul'da, Ankara'da, hepsi uzakta, gelin meselesi de ayrı bir dert. Ama bir de şunu düşünüyorum, utanarak düşünüyorum: ya ben hasta olursam? Annemin son yılları aklıma geliyor, o unutma hastalığı... Mustafa'ya kim bakar diyorum ama aslında kendimden de korkuyorum, bunu kimseye söyleyemiyorum çünkü söylesem "kendini mi düşünüyorsun" derler gibi geliyor.

Dindar

[Bağlam: Cuma akşamı, kuzenlerle yemek sonrası, Salih dışarı çıkmışken, güvendiğim kuzen Mustafa'ya, alçak sesle] "Mustafa, sana bir şey soracağım, aramızda kalacak. Salih'le muhasebe konusunu bir gün oturup konuşmamız lazım. Ben bir şeyler hissediyorum, belki yanılıyorum, Allah'tan yanılıyorum. Ama bu işi uzatmak da doğru değil — hem şirket için hem de herkesin huzuru için."

▸ aklından neler geçti?

En büyük korku... Riyad'dan dönerken uçakta bunu düşündüm aslında, pencereden bakıp. Salih'in o defterleri. Yani seziyorum, aylardır seziyorum — ama bir türlü masaya yatıramıyorum. Üç kuşak bu şirketi büyüttük, babamın amcası çekiçle başladı, şimdi 240 adam çalışıyor; Salih bir şeyler çeviriyorsa bu sadece para meselesi değil, aile meselesi, kan meselesi. Yüzleşsem ne olur? Mahkeme, küslük, annemin yüzüne bakamama... Ama yüzleşmesem? Bir gün patlayacak, daha büyük patlayacak. Büyük oğlan da İngiltere istiyor ya — o da ayrı bir yara, şimdi onu da düşünmeyeyim. Asıl korku bu işte: şirketi değil, aileyi kaybetmek. Parayı telafi edersin, aileyi edemezsin.

Dindar

[Bağlam: Hatice'ye, gece yatmadan önce, çocuklar uyuduktan sonra — ama tam söylemiyorum] "Bu sene biraz yoruldum Hatice, teravih ağır geçti. Zeynep'in de şu hali var, kira üstüne kira... İnsan bazen 'dur bir nefes al' diyor kendi kendine." — Kalanını yutuyorum. O iç meseleyi söylemiyorum. Söylesem ne diyecek, ne diyebilir ki? "Geçer" diyecek, "dua et" diyecek. Haklı da olur. Ama o gece yalnız kalıyorum o soruyla.

▸ aklından neler geçti?

En büyük korku... Bunu sorsalar ilk aklıma gelen şey kira değil, Zeynep değil, maaş değil. İlk gelen şu: Bir sabah namaza kalktığımda hiçbir şey hissetmeyeceğim. Sadece alışkanlık, sadece rutin — Fatiha'yı okuyorum ama içim bomboş, sanki bir makine gibi. Bu korku zaten arada arada geliyor, onu biliyorum. Ama bu sene daha sık geldi. Teravih boyunca bazen kalabalığa bakıyorum, elleri açmış insanlar, gözleri yaşlı — ben de okuyorum ama... ben neredeyim? Sonra hemen "estağfurullah" diyorum, dağıtıyorum aklımı, ama gidiyor mu? Gitmiyor. Zeynep'in başörtüsü meselesi de var tabii, kira da var, 3. derece de var — bunlar hepsi çözülür bir şekilde. Ama o iç mesele çözülmez gibi hissettiriyor bazen, ve bunu kimseye söyleyemiyorum çünkü imam bu şeyi söyleyemez.

Dindar

[Bağlam: Sungurlu'daki ablama telefonda, bir akşam çocuklar uyuduktan sonra] "Abla bilmiyorum, tayin meselesi hâlâ havada. Ben açıkçası çocukları koparıp götürmekten korkuyorum, Kerem lise sınavına hazırlanıyor. Hayırlısı ne ise o olur inşallah, Allah kolaylaştırır." — Diplomadan, kendi kaybolma korkumdan, Mehmet'in sessizliğinin ne anlama geldiğinden hiç bahsetmiyorum. Abla zaten "eşine itaat et" der, oraya girmek istemiyorum.

▸ aklından neler geçti?

Tayin meselesi. Başka ne olacak. Geceleri yatarken o klasörün içindeki diplomayı düşünüyorum — on yedi yıldır çekmecede, hiç bozulmamış, hiç kullanılmamış. Mehmet bir şey demedi ama demediği şeyin içinde ne var biliyorum. Berlin ya da Brüksel diyorlar, ben de Kerem'in sınıf değişikliğini, Elif'in arkadaşlarını, küçük Yusuf'un henüz konuşamadığı Türkçesini düşünüyorum. Ama asıl korku şu: gidersek ben orada ne olacağım? Burada en azından bir yerim var — mahalle tanıyor, çocukların okulu tanıyor, ben tanıyorum. Orada sıfırdan başlamak... hem de kırk yaşında, hem de elimde sadece o diploma ile. Gitmezsek Mehmet'in içindeki bir şey kapanacak, kalırsak ben kendi içimde bir şeyi kapatacağım — ikisi de korkutuyor ama birini söyleyemiyorum.

Dindar
kapalı

[Bağlam: Eşime, akşam yemeğinden sonra, bebek uyuduktan sonra, bir ara] "Yazın babamı görünce biraz düşündüm, sağlığı iyi değil. Belki bu yaz yine gidelim, sen de gel bu sefer, çocuğu da götürelim. Görsün torununu." Kalanını söylemem. Wolfsburg fikrini söylemem, "döndüm mü gerçekten" sorusunu söylemem, annemin Köln'de yalnız olduğunu söylemem — bunlar kafamda kalır.

▸ aklından neler geçti?

En büyük korku... Babam. Yazın Trabzon'a gittim, onu gördüm — eskiden beri biliyorum hasta olduğunu ama yüzüne bakınca bir şey fark ettim, küçülmüş. Sadece fiziksel değil, öyle bir şey. Ve ben orada değilim, Bursa'dayım, o Trabzon'da, annem Köln'de — üç ayrı şehirde üç ayrı parça. Wolfsburg meselesi de kafamın bir köşesinde duruyor tabii ama asıl o değil, asıl şu: babam "oğlum döndü" diye bir şey taşıyor içinde, benim dönüşümü bir zafer gibi anlatıyor köyde, amcalara falan. Ama ben döndüm mü gerçekten? Bursa başka bir şey. Ve o hasta, ben buradayım, bir şey olursa... uçağa atlayıp gidemeyeceğim bir an gelirse ne yapacağım? Bebek var, iş var, kredi var — hayat bir makine gibi işliyor ve ben içindeyim, duramıyorum.

Dindar

[Bağlam: kursta oda arkadaşıma, akşam yatmadan önce, kısaca] "Babamın kamyon kazası yapması korkutuyor beni ya. Adam her gün yolda, Urfa-Gaziantep hattı... İnsan düşünmeden edemiyor işte." Kadar söylerim. Arkasını açmam — Adıyamanlı arkadaşım var, o depremi yaşadı, ben ona kaza korkusundan mı bahsedeyim. Susarım daha fazlasını.

▸ aklından neler geçti?

En büyük korku... aklıma ilk gelen hafızlığı yarım bırakmak, onu söylesem de asıl korkum o değil sanki. Asıl korkum babam. Kamyon sürüyor ya, her gece yatarken aklımın bir köşesinde o var — bir gün telefon gelir, "baban kaza yaptı" derler diye. Annem geçen ziyarette gözlerimin içeri çöktüğünü söyledi, ben de ona bakıp "iyi misin anne" diye soramadım, sordum ama cevabını dinlemedim, kendi derdime daldım. Bazen düşünüyorum, babam kamyondan düşse ya da bir TIR çarpsa, ben burada son dört cüzü ezberleyemeden, onunla son konuşmam "tamam baba, Allah'a emanet ol" olmuş olacak — bu düşünce geliyor bazen geceleri, kafayı yiyor insan.

Dindar

[Bağlam: Mor Çatı'dan eski bir arkadaşa, akşam bir kadeh şarapla, o da benzer bir yaşta] "Biliyorsun annem nasıl gitti. Ben de bazen kendi kendimi gözlüyorum artık, fark ettim. Saçma, değil mi? Ama el yazmasını açamıyorum haftalar oldu — bunu 'yorgunluk' diyorum kendime, ama tam emin değilim." Kadar söylerim. Alzheimer kelimesini söylemem. O zaten anlar.

▸ aklından neler geçti?

Aklım gitmesinden korkuyor. Annem tam böyle başladı — önce küçük şeyler, anahtarlar, isimler, sonra her şey. Ben de son altı haftadır o el yazmasını açamıyorum, bunu kendime "yorgunluk" diye satıyorum ama içimde başka bir şey var. Acaba bu erteleme mi, yoksa artık yapamıyor muyum diye mi erteliyorum? İkisi arasındaki farkı bilmek istemiyorum, çünkü bilmek zorunda kalırsam bir şey yapmalıyım — test, doktor, gerçek. Ve bir de şu var: kitabı bitiremeden gidersem, bütün o yıllar, Mamak, Mor Çatı, Gezi — bunların hepsi benim kafamda kalır, hiçbir yere geçmez. Bu korku belki asıl korkuyu örtüyor, bilmiyorum.

Modernler

[Bağlam: Defne ile akşam yemekte, bir şarap sonrası, konu nasıl açıldıysa] "Bu yıl en çok babamın evi satması tuhaf geldi. Yani mantıklı karar, her şey yerli yerinde — ama bilmiyorum, fotoğrafları kutulara koyuyorlar ya, o iş beni biraz sarstı." Kadar söylerim. Geri kalanını söylemem. "Biraz sarstı" derken aslında ne kastettiğimi açmam — açsam ne diyeceğimi de bilmiyorum zaten.

▸ aklından neler geçti?

Bunu düzgünce düşünmek bile istemiyorum ama... Defne'nin çocuk meselesi değil aslında en büyük korku. O somut, konuşulabilir bir şey. Asıl korku şu: babanın evi satılıyor, çocukluk fotoğrafları kutulara girdi, ve ben burada Yalıkavak'ta sanki hiçbir şey olmamış gibi oturuyorum. Sanki o evi satmak bir şeyi bitiriyor — ne olduğunu tam bilmiyorum ama bir şeyi. Ve daha da kötüsü: bunu fark etmek yerine "tamam, sağlıklı bir karar, baba artık bakıma muhtaç" diye rasyonalize edip geçiyorum. Asıl korku belki bu — bir şeyin kapandığını hissedip üstüne oturmak, içine bakmamak. Lizbon'a dönme fikri de bu yüzden aklımda geziniyor sanırım; gitmek, bir şeyi kapatmak gibi geliyor, ama aslında tam tersi.

Modernler

[Akşam, eşi Murat eve gelince, çay içerken — ama tam söylemeden] "Bu yıl en çok Zeynep'i düşündüm gardaşım, okul meselesi. Ev de var ya, o söylentiler — ama Zeynep aklımı çok yordu." Kalanını söylemiyorum. Kendi payımı, müdür meselesini, 'ben mi yaptım bunu ona' kısmını — onu içime atıyorum. Murat zaten 'ergenlik geçer' der, ben de 'geçer inşallah' derim, konu kapanır.

▸ aklından neler geçti?

En büyük korku... şimdi düşününce Nisan'da hâlâ oturuyorum burada, ama o söylentiler Mart'ta öyle bir kabardı ki — Hülya'nın yüzü gözümün önüne geldi, çantaları, o gece annemin 'şimdi sıra bizde' demesi. Ama asıl içimi yakan Zeynep, büyük kız. Geçen ay veli toplantısında matematik öğretmeni bir şey dedi, ben de başımı eğdim, tıpkı o müdürün önünde eğdiğim gibi, otuz yıl geçmiş hiç fark etmemiş. Zeynep'in okulu bırakırsa ben ne yapacağım, ona ne diyeceğim — ben zaten söyleyemedim, o da mı söyleyemeyecek? İkisi de aynı şey mi, yoksa ben mi aynı şeyi tekrar ettiriyorum ona farkında olmadan? Ev meselesi de var tabii, ama ev giderse gider, Zeynep'in gidişini durduramam diye düşününce mideme bir şey oturuyor.

Geleneksel

[Akşam yemeğinde, baba evinde, amcalar da varken — ama sadece babama dönerek, yavaşça] "Baba, büyük oğlan mühendis olmak istiyor. Hayırlısı tabii... Ama atölyeyi düşünüyorum, kim tutacak diye. Siz de bilirsiniz, bizim işler böyle — bırakacak biri olmasa ne anlamı var bunların?" Kalanını söylemem. Kredi rakamını söylemem, Fergana'yı hiç söylemem. Baba zaten anlar, gözlerinden belli olur. O da bir şey söylemez. Çayını içer.

▸ aklından neler geçti?

Kredi diyeceğim ama kredi değil aslında... Kredi sayılar, sayıları biliyorum, hesabını biliyorum. Asıl korku şu: Büyük oğlan geçen ay "baba, ben makine mühendisliği okumak istiyorum" dedi, sakin sakin. Ben de "tamam" dedim, sanki bir şey söylememişti gibi. Ama içimde bir şey düştü. Atölyeyi kime bırakacağım? Ortanca zaten tornavida tutmuyor elinde, küçük kız daha sekiz yaşında. Dört milyon liralık kredi, dört işçi, ve ben... kime devrediyorum bunu? Bazen geceleri yatarken düşünüyorum — babam Fergana'dan kaçarken elinde ne vardı? Bir çuval, bir aile. Ben burada atölye kurdum, dernek var, ev var, ama bunların hepsini tutacak el yok gibi hissediyorum. Bu yıl bu korktu. Sayı değil, el meselesi.

Geleneksel
kapalı

[Bağlam: ablama, telefonda, akşam üstü — annenin durumunu konuşurken] "En çok korktuğum şu Figen, sabah kapıyı açmadığı bir gün. Ondan başka bir şey söyleyemiyorum."

▸ aklından neler geçti?

En büyük korku... insanlar "iş mi, sağlık mı" diye sıralarlar ya, bende öyle bir sıralama yok, hepsi birbirine geçmiş. Ama en kötüsü şu: sabah annemin kapısını çaldığımda açmaması. Demans diyorlar ama ben hâlâ "belki geçer" diye tutuyorum kendimi, çünkü kabul edersem ne yapacağımı bilmiyorum. Gece vardiyasından çıkıp eve giderken aklımın bir köşesinde hep o kapı var — açık mı, kapalı mı. Bir de şu var, söylemesi zor: annem Bulgarca rüya görüyor artık, bazen sabah mutfakta bana Bulgarca bir şeyler mırıldanıyor, anlıyorum ama anlamak istemiyorum, çünkü o dili o hâlde duymak... başka bir şey bu. Sanki 1989'dan önce bir yere geri gidiyor, beni bırakarak.

Geleneksel

[Bağlam: Esra'yla gece mutfakta, çay içerken, konu kendiliğinden açılmışsa — başka kimseye söylemem] "Bu yıl en çok Nisan'da korktum. Tarlabaşı'ndan geçerken bir şey oldu içimde, biliyorsun ne demek istediğimi." Nokta. Devamını söylemem. Esra da sormaz zaten — o da biliyor. İkimiz de biliyoruz. Başka bağlamda — dernekte, müşteride, herhangi birinde — "yok, iyiyim, kira meselesi falan" derim, geçerim.

▸ aklından neler geçti?

Hande. Her yıl aynı soru, her yıl aynı cevap ama bunu kimseye söylemiyorum çünkü artık 2026 ve insanlar "geçti o" diyor sanki. Geçmedi. Bu yıl özellikle — Nisan geldi, sokaklar biraz ısındı, Tarlabaşı'ndan geçerken o eski apartmanın önünden yürüdüm, ayaklarım kendiliğinden yavaşladı. Korku tam olarak şu: onun başına gelen benim başıma da gelebilir, her gün bu şehirde yürürken bu hesabı yapıyorum, farkında bile değilim artık, otomatik. Ama bir de şu var — bu yıl salonda saatlerim düştü, Esra'nın hali beni korkutuyor ama "geçer" diyorum kendi kendime, kira Mart'ta zıpladı, ve aklımın bir köşesinde "ya her şey aynı anda çöküverse" diye bir şey var. Hande korkusu daha derin, daha sessiz. Öbürü gürültülü ama yönetilebilir hissettiriyor. Hande korkusu yönetilemiyor.

Modernler

[Bağlam: okul arkadaşı Gülsüm'e, öğretmenler odasında, çay içerken, kısa bir an] "Bilmiyorum, artçı korkusu geçmiyor ya, geceleri bir şey olsa diye... Ama asıl korktuğum şey insanları kaybetmek sanırım, farklı farklı şekillerde." — Orada bırakırım. Devamını söylemem.

▸ aklından neler geçti?

Bu soruyu duyan biri "deprem" der, ben de "deprem" derim, ama bu yıl en büyük korku deprem değildi — ya da sadece deprem değildi. En büyük korku şuydu: Kemal'in geceleri televizyon karşısında uyuyakalması, sabah hatırlamaması, ve benim bunu artık fark etmemeye başlamam. Bir gün fark ettim ki ben de fark etmiyorum, sadece üstünden geçiyorum. İşte o an korktum — ikimizin de yavaş yavaş bir şeyin içine kayıp gittiğinden, ama hiçbirimizin "dur, nereye gidiyoruz" diye sormadığından. Yusuf'un mezarına gidemediğim Mart ayı da vardı tabii, kız kardeşim telefonu açmadı o gün, ben de açmadım — ikimiz de açmadık ve bu bana başka bir şey söyledi, söylemek istemediğim bir şey.

Geleneksel

[Bağlam: Pir Sultan Cemevi'nde, gençlik kolu toplantısı sonrası, birkaç kişiyle çay içerken — genel bir sohbet havası, kimse özel bir şey sormadı ama konu açıldı] "Annemin sağlığı tabii, yaşı var, her geçen ay biraz daha düşünüyorum. Bir de kızım ilk yılını geçiriyor Eskişehir'de, uzaklık insanı etkiliyor." — Velhasıl bu kadar. Kitabı tıkandığını, kızının sorusunu, kendi cevapsızlığını söylemem. O tarafı içimde tutarım.

▸ aklından neler geçti?

En büyük korku... Annem. Ama bunu düşünürken hemen arkasından başka bir şey geliyor, daha utanç verici bir şey — annem giderse Hozat'a "aile büyüğü" olarak gitmek zorunda kalacağım, ve ben o rolü bilmiyorum. Babam öldüğünde nasıl davranacağımı bilmiyordum, annem gidince daha da bilmeyeceğim. Ama asıl korku şu ki — kızım o gün yanımda olmayacak mı, olmayacak mı derken, o soruyu sormak bile garip, çünkü kızım geçen yıl "baba ben ne olduğumu bilmiyorum" dedi ve ben ona düzgün cevap veremedim. İşte o an benden bir şey koptu. Kitabı da o yüzden tıkandım zaten — Munzur'daki kadınların anlattıklarını yazıyorum ama kendi kızıma anlatamadım. Bu en büyük korku değil mi, yani? Aktaramama. Babanın sana anlatmadıkları, senin de çocuğuna anlatamadıkların — aynı sessizlik, farklı nesil.

Modernler

[Bağlam: görümce Hatice'ye, telefonda, geç akşam — ama bu kadarını bile söylemem] Söylemem. Hatice'ye de söylemem, anneye de. "Bu yıl en büyük korku" diye sorsa biri, "HES projeleri yeniden gündemde, derenin ne hale geleceğini bilmiyorum" derim. Bu da yalan değil. Ama asıl olan onu söylemem.

▸ aklından neler geçti?

En büyük korku... aklıma ilk gelen Fırtına Vadisi'ndeki o HES meselesi değil aslında, o da var tabii, ama en büyük değil. En büyük... Murat'ın bu sene kurban arifesinde de gelmeyeceğini seziyorum, o "belki gelirim" lafının içindeki o "belki"yi duydum ben, duymamış gibi yaptım sadece. Yirmi dört yıldır bu adamla birlikteyim, "belki"sinin ne anlama geldiğini biliyorum artık. Ama bilmek başka şey, adını koymak başka şey. Adını koyarsam ne yapacağım? Kızım Trabzon'da, oğlum burada büyüyor, kayınvalide dizi ağrısıyla uğraşıyor, pansiyon ilk grubu cuma geliyor, oda boyaları yarım. Adını koyacak vaktim yok, adını koyacak yerim yok, adını koyarsam kim tutacak bu evi? Onu düşünmek bile içimi bir yere çekiyor, durmak istiyorum orada ama duramıyorum.

Geleneksel

[Bağlam: Galerideki bir açılıştan sonra, yakın bir meslektaşla, iki kadeh şarabın ardından — ama yine de tam söylemiyorum] "Annem biraz yorgun bu dönem, beni biraz meşgul ediyor aklım. Yaşlılık işte, bir de bu şehrin havası... Neyse, geçer." — Konuyu oradan alıp sergiye getiririm.

▸ aklından neler geçti?

Bu soruyu duydumda ilk gelen şey anne, tabii. Ama sonra hemen arkasından geliyor: "Hayır, bunu söylersen dramatik görünürsün, herkes annesini kaybetmekten korkuyor." Sanki korkuyu küçümsemek onu daha taşınabilir yapıyor. Aslında en büyük korku şu: annesi bir sabah 'yorgunum' diyecek, ben de yine 'yaşlılık işte' diye geçiştireceğim, ve sonradan anlayacağım ki o yorgunluk başka bir şeydi, erken yakalanabilirdi. Bunu düşündüğümde midem bir yere gidiyor. Ama bir de şu var — bu korkuyu tam kabul etsem, doktora gitmesini zorlamam gerekiyor, ve o da bir çatışma demek, ve ben çatışmadan kaçıyorum, bunu biliyorum, sadece bunu bildiğimi kendime çok sık söylemiyorum.

Modernler

[Bağlam: Sevim'e değil — ona söyleyemem, üzer. Oğula, bir akşam telefonda, uzun bir sessizliğin ardından] "Bak Murat, bu yıl çok şey düşündüm. Annenin kalbi... yani doktor 'takip edeceğiz' dedi ama sen de biliyorsun ne demek bu. Benim aklım hep orda. Siyaset, sendika, 12 Eylül anması — bunlar hep var, önemli, bırakmam — ama bu yıl en çok annenin o kâğıdından korktum. Gel bir ara, Murat. Uzun uzun gel."

▸ aklından neler geçti?

Sevim'in ekokardiyografi sonucu geldiğinde... o kâğıdı elinde tutan doktorun yüzüne baktım, bir şey anlamaya çalıştım, anlamadım, ama anladım zaten. İçimde bir şey oturdu, o günden beri kalkmadı. Mamak'ta Cemil'i kaybettiğimde en az on yıl yas tutmuştum ama bu farklı bir şey — Cemil'in ölümünde öfke vardı, suçlu vardı, bir yere yöneltecek bir şey vardı. Sevim'in kalbindeki o "hafif yetersizlik" lafına ne yapacağımı bilmiyorum, kime kızacağım? Kızın Berlin'de, oğul Ankara'da, ben burada sabah Cumhuriyet okuyorum, akşam anma yürüyüşü organize ediyorum, "son kuşak biziz" diyorum — ama asıl son kuşak Sevim'in mutfakta benim için çay koyduğu o an, işte tam o noktada bir şeylerin biteceğini hissediyorum ve bu korku bütün öbür korkularımın üstüne oturdu bu yıl.

Modernler

[Akşam, Hüseyin uyuduktan sonra, büyük oğlum Mehmet aradığında — o da biliyor Mustafa'yı, o da düşünüyor] "Mehmet oğlum, bu yıl en çok Mustafa'yı düşündüm. Şaban amcanı hatırlıyorsun ya... Vallaha bazen geceleri öksürse bir giysem üstüme, bakayım diye. Söyleme Mustafa'ya, gülüp geçer, 'anne abartıyorsun' der. Ama sen de söyle bir ara, böyle laf arasında, sağlık sigortası, kontrol falan... Babanın böbreği de var üstüne, eee işte, kafam dolu."

▸ aklından neler geçti?

Mustafa... Mustafa'nın akciğeri. Şaban ağabey aklıma gelince içim burkuluyor, o da öyle başladı, önce öksürük, sonra "geçer" dedi, sonra... Şaban'ın hastalığı köyde yıllarca fısıltıyla dolaştı, kimse 'santralin yaptığı' demedi açıkça, ben de demedim, ama biliyorum işte, biliyorum. Şimdi Mustafa aynı yerde, aynı dumanda, 12 saat. Ben ağaçlar için nöbet tutuyorum, ağaçlar için ağlıyorum — ya kendi oğlum o dumanı içine çekiyorken ben ne yapıyorum? Bunu düşününce içim buruşuyor, vallaha utanıyorum biraz, ama ne yapayım, o çalışmazsa biz nasıl geçineceğiz, zeytinden gelen para... eee işte, yetmiyor. İkisi de aynı şey aslında, maden da, santral da — ama birini görüyorum, öbürünü görmek istemiyorum sanki.

Dindar

[Bağlam: Can'la Moda'da bir akşam, ikinci bira, konu 'bu yıl ne zordu' diye açılmış] "Ya iş tarafı zor oldu tabii, B-turu meselesi falan — ama asıl şey baba sanırım. Hâlâ o konuşmayı yapamadık. Beş yıl oldu. Bir şey olmadan önce yapmak istiyorum ama nasıl başlayacağımı bilmiyorum açıkçası." — Orada duruyorum. Devamını söylemiyorum. Can bilir zaten arka planı, ama 'ölmeden önce' kısmını ağzıma almıyorum. O kelime çok ağır geliyor, söylersem gerçekleşir gibi.

▸ aklından neler geçti?

İlk aklıma gelen baba oluyor, yani refleks olarak — babanın bir gün kalp krizi ya da başka bir şeyle arayıp da ben hâlâ 'iyi misin baba, ben de iyiyim' modunda olacağım ve o telefonu kapatacağız, sonra bir daha açmayacağız, ve o böyle geçip gidecek. Beş yıldır o konuşmayı erteledim, o da erteliyor, ikimiz de erteliyoruz ve bir noktada erteleme süresi doluyor. Ama sonra düşünüyorum, hayır bekle, bu yıl asıl korkan şey buydu mu gerçekten — yoksa startup'ın çökmesi miydi, ya da Pride'da bir şey olursa diye Nisan-Mayıs'ta içimin sıkışması mıydı? Hepsini sıralayınca baba meselesi en sessiz ama en ağır olanı, çünkü diğerlerinde bir şeyler yapabilirsin, CV güncellersin, evde kalırsın, ama babayla olan şeyi 'yapamıyorsun' — sadece bekliyorsun ve beklemenin kendisi bir tür kayıp zaten.

Modernler

[Eşime, akşam yemeğinde, ikimiz baş başayken] "Biliyor musun, bu yıl en çok şundan korktum — her şeyi aynı anda doğru yapmak zorundaymışım gibi hissettim. Platform, şirket, aile... Körfez'den 'erken' dediler, tamam, yeniden roadmap çizeriz. Ama bazen 'acaba doğru yolda mıyım' diye soruyorum kendime." Kadar. Geri kalanını — yani "bu benim mi değil mi" sorusunu, annemin yansıttığı şeyi, kayınvalidenin o cümlesini — söylemiyorum. O kısmı içimde tutuyorum.

▸ aklından neler geçti?

En büyük korku... Bunu düşününce içim biraz sıkışıyor. Körfez sunumu Mart'ta oldu, geri bildirim "ilginç ama erken" oldu — yani hayır ama nazikçe. Şimdi ne olacak? Babam zaten "gel tam zamanlı çalış" moduna girdi, eşim de açıkça söylemese de "ne zaman karar vereceksin" bakışları atıyor. Ama asıl korku şu: ya bu platform gerçekten benim değil, sadece Londra'da edindiğim bir imaj mı? Yani gerçekten kurucu olmak istiyorum, yoksa sadece "Karadağ İnşaat kızı" olmamak için mi yapıyorum bunu? Bu soruyu kendime sormak bile ürkütüyor çünkü cevabını bilmiyorum. Ve bir de şu var — kayınvalide geçen ay "inşallah bu yıl müjde" dedi, annem de ayrı kanaldan işaret etti, ben de gülümseyip geçiştirdim ama içimde "altı ay daha, sadece altı ay" diye bir şey sayıyor durmadan. Zamanlama yanlış giderse her şey aynı anda çöker gibi hissediyorum.

Dindar
kapalı

[Şahin'e, akşam yatmadan önce, sessizce] "Bilal'ın haberi kafama takıldı, geçemiyor. Annem de çok kötü. Bir şey olmaz değil mi burda, yani biz buradayız, çocuğumuz burada doğacak..." Kalanını söylemiyorum. Şahin "olmaz" deyip omzuma dokunuyor, ben de "tamam" diyorum. Yeter bu kadar, gerisini içimde bırakıyorum.

▸ aklından neler geçti?

Teyzem'in oğlu Bilal'ın cepheye çağrılması haberi geldiğinde annem üç gün konuşmadı, ben de ona bakarken içimden "ya burası da olursa" diye geçirdim — Türkiye'de bir şey olursa, seçim zamanı insanlar yeniden bize dönerse, Şahin'in amcası gibi düşünenler çoğalırsa... Karnımdaki çocukla nereye gideceğiz? Suriye yok, orası yok artık. Ama bu korkuyu tam formüle etmiyorum çünkü formüle edersem gerçekleşecekmiş gibi geliyor. Bilal'ın haberi gelince asıl korku oturdu içime: bir yerde hep geçici sayılıyoruz, vatandaşlık kâğıdı var ama kâğıt kâğıttır, insanların kafasındaki hesap başka. Hamileliğin tam ortasında bu düşünce çok ağır, çok kötü zamanlı.

Geleneksel

[Cuma akşamı meyhanede, iş bittikten sonra, abi Necati ile dışarıda sigara içerken] "Abla, bu yıl en çok Yıldırım'ı düşündüm. Mert de var, baba da var, ama Yıldırım ayrı bir şey. Burası giderse biz nereye gideriz, klarnet nereye gider... Hayri'yi düşünüyorum hâlâ. O telefon kapandı ya, öyle kapanmasın diye."

▸ aklından neler geçti?

En büyük korku... Mert mi, Yıldırım mı, baba mı diye düşünüyorum, üçü birden kafamda çarpışıyor. Ama en büyük diyorsam... Yıldırım. Çünkü Mert'i koruyabilirim belki, babam için dua edebilirim, ama mahalleyi kim koruyacak? Geçen ay o "değerlendirme raporu" söylentisi çıkınca midem ağrıdı, gerçekten fiziksel ağrıdı. Hayri'yi hatırladım — 4 dakika telefon, sonra ses yok. Ben o ses yokluğunu bilirim artık, ne demek olduğunu bilirim. Ama bir de şu var, bunu kendime bile söylemesi zor: bazen "ya biz direnirsek ve kaybedersek, benim yüzümden mi kaybettik" diye düşünüyorum. Sembol-figür olmak güzel de, kaybeden sembol olmak... o ağırlık farklı bir ağırlık.

Geleneksel

[Bağlam: abla Demet'e, WhatsApp videosunda, muhtemelen gecenin bir yarısı, anne uyuduktan sonra] "Bu yıl en çok şundan korktum galiba Demet — anneyle birbirimize o kadar alıştık ki, ikimiz de fark etmeden birbirimizin nefes alanını daralttık. Sen Berlin'deyken bunu dışarıdan görüyorsundur belki. Ben göremiyorum tam, ya da görmek istemiyorum."

▸ aklından neler geçti?

En büyük korku derken... aklıma ilk gelen şey annem oluyor, hep annem. Ama bunu düşündükçe içim bulanıyor çünkü iki yönlü bir şey bu — hem "bir şey olur mu acaba" korkusu, hem de "ben ne kadar ona bağlıyım" korkusu. Baba gittikten sonra ev ikiye düştü, şimdi de ikimiz birbirimize tutunuyoruz ama tutunmanın bir noktada boğmaya dönüştüğünü fark ediyorum — hem onu boğuyorum hem o beni, hiçbirimiz bunu söylemiyoruz. Berlin meselesini düşündüğümde de aynı şey geliyor aklıma: "Tek başına gidebilir misin?" sorusu annemin sorusu değil aslında, benim kendi içimdeki soru. Ve o soruya cevap vermekten korkuyorum çünkü cevap "evet" olursa başka şeyler de değişmek zorunda.

Modernler

[Bağlam: Yeldeğirmeni'nde birkaç aydır tanıdığım, biraz daha yakın olduğum bir arkadaşla, akşam bir yerde otururken, soru doğal gelirse] "Bilmiyorum ya, en büyük korku dersen... ikiye bölünmüşlük gibi bir şey. Burada da tam değilim, oraya dönsem de tam olmayacağım — bunu bir gün gerçekten kabullenmek zorunda kalacağım, o an biraz korkutuyor." Sonra muhtemelen bir şey içiyorum, konuyu hafifçe kaydırıyorum.

▸ aklından neler geçti?

En büyük korku... şimdi cevap vermeye çalışıyorum da, birden fazla şey geliyor ve hangisini "en büyük" diyeceğimi bilmiyorum, bu da zaten bir şey söylüyor sanırım. Ama en çok oturan şu: iki yerde de tam olmamak. Berlin'e dönsem "ha, sınadın işte" diyecekler — ama burada kalsam da, bir gün İstanbul'da bir toplantıda ya da o SaaS ofisinde gerçekten anlaşılamadığımı, Türkçemin yetersiz kaldığını, insanların beni "iyi niyetli ama biraz dışarıdan" gözüyle gördüğünü fark etmek. O an geldiğinde ne yapacağım? Gülüp geçeceğim muhtemelen, "ya işte Berlin'de büyüdüm" diyeceğim, ama içimde bir şey kapanacak. Asıl korku bu değil mi — kapıların kapanması değil, kapıların hiç tam açılmamış olduğunu anlamak. Ve bunu anladığımda elimde tutacak bir şey olmayacak, ne Bozkır'daki tarla gibi bir şey, ne de Kreuzberg'deki o eski daire.

Modernler
kapalı

[Bağlam: Düzce'ye gitmeden önceki gece, eşi Mehmet uyuduktan sonra, yalnız oturmuşken — kimseye söylenmez. Sabah kayınvalidenin yanına uğrarken belki şöyle bir şey çıkar:] "Yollar iyi olsun inşallah bu yıl. Geçen sene o haberleri duyduk ya, insan düşünmeden edemiyor." — Kayınvalide "Allah korusun" der, konu kapanır. Helin de kapatır.

▸ aklından neler geçti?

En büyük korku... aklıma hemen Berfin geliyor, ama ondan önce başka bir şey geliyor aslında — yol. Kafile yolu. 2023'te Iğdır'da o minibüs devrildi, yedi kişi öldü, ben o haberi Düzce'de telefonda duydum, ellerim titredi ama kimseye bir şey demedim. Bu yıl da aynı yola gideceğiz, aynı minibüs, aynı geceyarısı yolculuk, Mehmet direksiyon başında değil ama o da aynı araçta. Berfin'i düşünüyorum evet, kayınvalide baskısı var, evlendirme lafları çıkıyor yavaş yavaş — ama Berfin en azından Suruç'ta, evde, yerde sağlam. Yolda giden insan için ne diyeceksin? Gidiyorsun, gitmek zorundasın, ama her seferinde "bu sefer dönemezsek" diye bir şey geçiyor içinden, geçiyor ve hemen kapatıyorsun, kapatmak zorunda kalıyorsun çünkü kapatmazsan gidemezsin, gidemezsen para yok, para yoksa zaten her şey bitiyor.

Geleneksel

[Akşam Sultan'la çay içerken, dükkân kapandıktan sonra, sessizce] "Sultan, bu yıl annemin Kayseri'ye gidişini iyi kullanalım. Hatice de orada, hastane eşliği yapacak — ama ben de gideyim, birkaç gün kalayım. Anneyle oturup konuşayım, şöyle... uzun uzun. Dükkânı Hıdır'a bırakırız birkaç gün."

▸ aklından neler geçti?

En büyük korku... Şenliklerde dışarıda kalma mı, annemin gözü mü, Hatice'nin Kayseri'de ne yaşadığı mı... Hepsini sıralayınca fark ediyorum, asıl korkum başka bir şey. Annem 80 yaşında, her sabah kapısını çalıyorum, "hayırlı sabahlar anne" diyorum — bir gün o kapıyı çalacağım ve cevap gelmeyecek. Bunu düşününce içim bir tutuyor. Ama onun ölümünden de değil tam olarak korktuğum... Onunla birlikte gidecek olan şeylerden. Dede nasıl söylerdi o duayı, hangi deyişi hangi cemde okurduk, aşurenin içine ne zaman ne atılır — bunları bilen son kişi o. Ben yarısını biliyorum, yarısını bildiğimi sanıyorum, gerisi Sultan'ın aklında. Ama Sultan da benden öğrendi. Annem gidince bir şey kapanacak, kapandığını bile anlamayacağız belki.

Dindar

[KAFFED toplantısında, genç akademisyen arkadaşlara, sohbet ortamında] "Bu yıl en çok şunu düşündüm: belleği araştırmak ile belleği yaşatmak arasında ciddi bir gerilim var. Ben dijital arşivleri incelerken kendi birincil kaynağımı — annem — ihmal etmiş olabilirim. Bu hem kişisel hem metodolojik bir sorun aslında." — Kariyer korkusunu, anneyi kaybetme korkusunu, o utanç hissini söylemem. Sadece "metodolojik sorun" çerçevesine koyarım, böylece söylenebilir hale gelir.

▸ aklından neler geçti?

Bu soruyu duyunca ilk aklıma gelen şey annem oldu — ama bunu kabul etmek bile tuhaf geliyor çünkü akademik kaygılarımı öne sürmem gerekiyor gibi hissettiriyor kendimi. Tez bitmeyecek mi, post-doc başvurusu tutmayacak mı, kariyer çıkmaza girecek mi — bunlar da var, bunlar da gerçek. Ama hayır, asıl korku şu: annem 60 yaşında ve onun bildiği şeyleri — tam olarak nasıl söylediği, hangi kelimeyi hangi bağlamda kullandığı, o mutfak sesini — ben not almadım. Anneannemi kaybettim 2021'de, ve o gidince bir şeyin gerçekten kapandığını hissettim, kapandı da. Şimdi aynı şeyin tekrar yaklaştığını seziyorum ama bu sefer daha yavaş, daha sinsi — annem ölmüyor, sadece ben burada doktora yazıyorum ve o Düzce'de ve aramızdaki mesafe sadece coğrafi değil. Tezimde dijital anma pratiklerini analiz ediyorum, hashtag'leri kodluyorum, ama annemin sesini kaydetmedim bir kere bile — bu beni bazen geceleri gerçekten rahatsız ediyor, utanç gibi bir şey, tam olarak utanç.

Modernler

[Kahvehanede, Hasan abiye — köyden 5 yaş büyük, babasıyla aynı tarlada çalışmış, güvenir ona] "Babamın dizi bu yıl iyice sıkıntı verdi hocam. Mevsim açılınca ağır iş çok oluyor, ben yetişiyorum ama... bilmiyorum, hayırlısı."

▸ aklından neler geçti?

Babamın dizi. Başka bir şey değil, vallaha. Bu yıl mart'ta sabah kalktım, bağlıyor dizini sıkı sıkı, yüzü asık — o yüzü gördükçe içim sıkışıyor bir yerde. Geçen ekim hasatta eğildi bir kere, "dur baba" dedim tutmak için, elimi itti, "olur" dedi. O "olur" beni mahvetti. Askerlik, belediye kadrosu, TikTok, bunlar hep aklımda ama gece yatarken aklıma ilk gelen o — ya bu yaz daha da kötüleşirse, ya hasat tamamen bana kalırsa, ya ben de yetişemezsem. Mehmet İstanbul'a gitti, amca Bekir yaşlandı, tarla kimin omzunda kalacak biliyorum — biliyorum da bunu düşünmek istemiyorum.

Geleneksel

[Bağlam: Filiz ile akşam, çocuklar odalarında, mutfakta çay içerken — o da sorarsa] "Bilmiyorum Filiz, bu yıl en çok Sıla'yı düşündüm. Kazanır mı kazanmaz mı değil — kazanır o, tamam. Ama sonrasını düşünüyorum işte. Ayşe'yi görüyorum aklımda, farkında mısın? Neyse, hayırlısı. Bakalım."

▸ aklından neler geçti?

Sıla. Başka ne olacak. Haziran gelecek, YKS olacak, İzmir'i kazanacak — bunu içimde biliyorum zaten, o kız tutturduğunu yapıyor. Ama sonra? İzmir'e gidecek, arkadaşlar edinecek, o şehrin havası bir şeyleri değiştirir insanda. Ablam Ayşe'yi gördüm ben. 1999'da gitti, şimdi bayramda bile zor geliyor — "yoğunum, iş var" diyor. Kızım öyle olacak diye bir şey yok, ama... vallaha aynı his. Dükkânı, anneyi, beni, Salihli'yi — bunların hepsini hafıza kutusuna koyup "memleket" diye etiketler mi bir gün? Bunu düşününce içim bir tuhaf oluyor, ne kaygı ne üzüntü tam olarak, bir şey işte. Bir de şunu düşünüyorum: bu korkuyu söylesen "kızının başarısından korkuyorsun" gibi çıkıyor, saçma görünüyor — ama öyle değil ki bu.

Geleneksel

[Bağlam: görümce Sevgi'yle çay içerken, o da kızından dertli olunca, yarısını söylerim] "Vallahi Sevgi abla, Sümeyye'yi düşünüyorum bazen. Yurtta kızlar karışık, kim ne yapıyor belli değil. Okuması iyi de... insan korkuyor işte, uzakta, gözün üstünde değil." — Kalanını söylemem. Başörtüsü lafını ağzıma almam, çünkü söylersem Sevgi'nin kayınvalidesine gider, kayınvalideden Mustafa'ya döner, Mustafa "sen mi koydun bu fikirleri kafasına" der. Susarım, çayı içerim.

▸ aklından neler geçti?

Mustafa'nın o perşembe geç geldiği gece aklımdan geçen şeyi kimseye söyleyemem — "ya kalp yine sıkıştıysa, ya yolda bir şey olduysa" diye kapıya bakıp durdum, ellerim soğudu. Ama en büyük korku o değil aslında, o anlık bir şey. Asıl olan Sümeyye. Geçen ay profilinde yeni bir fotoğraf koymuştu, saçı açık, gülen bir kız yanında — ben "kim bu" diye sormak istedim, sormadım. Sorarsam ne diyecek, ne diyeceğimi bilirsem ne yapacağım? Başörtüsünü çıkarırsa... çıkarırsa ben ne yaparım, bağırırım mı, ağlarım mı, yoksa sustum mu kalırım? Sustum kalırım muhtemelen, çünkü kızımı kaybetmek istemiyorum, ama o zaman da kendimi kaybetmiş gibi hissederim. Ben okuyamadım ki onun için, ben "okusun, adam olsun" dedim, ama "git de kendini unut" demedim.

Geleneksel
kapalı

[Bağlam: cuma sonrası babamla çay içerken, kısa bir an — fazlasını söylemem] "Baba, şu SGK işleri biraz sıkıştı, denetimler arttı OSB'de. Hallediyorum ama... adamları kayda almak lazım bir an önce." Nokta. Kredi meselesini açmam, Mahmut'u açmam, rakam vermem. Baba "dikkatli ol" der, ben "tamam baba" derim, konu kapanır.

▸ aklından neler geçti?

SGK müfettişi... o ikisi hâlâ kayıtta değil, Mahmut'un bordrosu hâlâ açılmadı, şubat dediler gelmedi, mart geçti, nisan oldu — her sabah telefon çalınca bir saniye donup kalıyorum. Yan atölyeye 180 bin geldi, onlar sadece 3 kişiydi, bende 2 var. Hesabı yapıyorum kafamda: ceza + gecikme faizi + muhtemelen kapatma tehdidi... Ama asıl korku o değil aslında, asıl korku şu: banka kredisi onaylanırsa Halil'le ortak olacağım, onaylanmazsa bu sefer baba ne der, "dedim sana temkinli ol" der, haklı çıkar — ve ben yine babanın gölgesinde kalmış olurum, 38 yaşında. İkisi aynı anda üstüme gelirse, yani hem müfettiş hem kredi reddi, o zaman ne yapacağımı bilmiyorum açıkçası. Esra'ya da söylemedim 220 bini, bunu da söyleyemem.

Dindar

[Necla'ya, akşam yatmadan önce, ikisi de sessizken] "Kuzum, babanın o salı sabahını unutamıyorum. Randevuyu bir daha ara hastaneyi, dört hafta çok uzun. Gece yolda bir şey olursa ikimiz de hazır olmayız."

▸ aklından neler geçti?

En büyük korku... Şubat'ta dilekçeyi verirken aklımda Şerafettin'di aslında. Haziranda emekli olacağım, tamam, ama ya o kış geçemezse? Salı sabahı o göğüs sıkışması — yirmi dakika, yirmi dakika elini tutup oturdum, "baba canım, geçiyor, geçiyor" dedim, ama içimde "ya geçmezse" diye bir şey vardı, tam bir taş gibi oturuyordu göğsümde. Trabzon-Numune randevusu dört hafta sonraya alındı, dört hafta — adam yetmiş dokuz yaşında, bypass'ı var, dört hafta bekleyecek. Gece yolda kar-buz, buz, kara gece — bu sahne kafamda çok dönüyor, baba yan koltukta, ben direksiyonda, yol kayıyor... Bir de şunu düşündüm: Mustafa'nın evliliği, Ahmet'in sınavı, emeklilik — bunların hepsini "sonra hallederim" diyebiliyorum, ama babanın gitmesini "sonra hallederim" diyemiyorum. O gece 2018'deki koridoru hatırladım. Yine aynı korku, biraz daha olgunlaşmış, biraz daha yakın.

Geleneksel

[Bağlam: Selma'ya, akşam yemekten sonra, çocuklar odada, baba-anne kendi evlerine geçmiş, ikimiz mutfakta — ama yine de yarım söylerim] "Selma, baba bu yıl çok yoruldu bence. Ben de... bilmiyorum, bazen düşünüyorum, bu işleri kim taşıyacak bundan sonra. Sibel gidecek, Doğan'ın kafası başka yerde. Biz bir şeyler bırakamadık mı çocuklara?" — Selma ne demek istediğimi anlar, ama tam söylemem. Baba meselesini, 1989 meselesini, "bitecek mi" sorusunu söylemem. O kısmı içime atarım.

▸ aklından neler geçti?

En büyük korku... Kapıkule'deki 14 saat bekleme değil, o iş — can sıkıcı ama çözülür. Asıl korku şu: baba geçen pazar "Razgrad'a tekrar gitsek mi, ben ölmeden bir kez daha" dedi ve ben cevap veremedim. Cevap veremiyorum çünkü gidersek ne olacak biliyorum — ya ağlar ya ağlamaz, ikisi de beni mahveder. Ama asıl korku daha derin bir şey: baba gidecek, ve ben onun 1989'ı taşıdığı gibi taşıyamıyorum. Sibel "Bursalıyım" diyor, Doğan dedesinin nereden geldiğini bilmiyor, ben de bir şey yapmadım bunu anlatmak için — anlatmak istedim mi, anlatamadım mı, bilmiyorum. Baba gidince o 17 sandık, o pasaport, o sınır kapısı — bende mi kalacak, yoksa bitecek mi? Bu soru 2026'nın en ağır sorusu.

Geleneksel
kapalı

[Bağlam: Reem'e, akşam çocuklar uyuduktan sonra, mutfakta çay içerken] "Canım, bu yıl en çok annen için korktum. Avukata verdik parayı, dosya gidiyor, inşallah çıkar. Ama sen de biliyor musun, geceleri aklıma geliyor — 'bir şey olursa göremezsin' diye. Onun için çabuk halledelim istiyorum bu işi." — Halid'i söylemem. O korkuyu dışarı çıkarmam. Söylersem daha büyür gibi geliyor.

▸ aklından neler geçti?

Kayınvalidenin öksürüğü... üç hafta oldu, dördüncü mü oldu şimdi, bilmiyorum. Reem soruyor görüntülüde, o da "iyi iyi" diyor, kapıyor. Ama ben biliyorum o "iyi iyi"yi — Halep'te de öyle dedi, sonra ne oldu. En büyük korkum buydu bu yıl, "getiremezsem ölürse görmem" — bu cümle gece üçte uyanınca kafamda dönüyor. Avukata sekiz bin verdik, dosya açıldı, ama vize ne zaman çıkar, çıkar mı, 62 yaşında kadın yalnız Lazkiye'de, Reem'in babası zaten gitti, bu da giderse... Halid'in o sallama meselesi de var aklımın bir köşesinde, doktora götürmedim hâlâ, "para değil" diyorum kendime ama aslında cevabı duymaktan korkuyorum galiba, bunu kendime bile zor söylüyorum.

Dindar

[Bağlam: kahvede Ramazan'a, Mustafa'nın ölümünden sonra, ikimiz baş başa kaldığımızda] "Ramazan, adam gidince insan düşünüyor işte. Ben Hatice'ye bir şey olmasın diyorum, başka bir şey istemiyorum. Çocuklar büyüdü, torunlar var, Allah'a şükür — ama karım sağ olsun, geri kalanı hallederiz."

▸ aklından neler geçti?

Hatice. Başka ne olacak. Adam yetmiş bir yaşında, ne korkacak başka bir şeyden. Diz operasyonu geçirdi, şimdi ikincisi var önünde — ama benim aklım hep o değil, benim aklım "ya bir sabah kalkamazsa." Kırk dokuz yıl yan yana yattık, ben onun nefes sesini duyarak uyudum. Mustafa gitti geçen ay, karısı şimdi ne yapıyor bilmiyorum, sormadım, soramadım. Ben o soruyu sormak istemiyorum çünkü cevabını biliyorum: boş duvarla konuşuyor. Ben boş duvarla konuşamam, ben o duvara kırk dokuz yıl Hatice'yi astım. Yusuf'un okulu bırakması mı, fabrikanın özelleşmesi mi, Köln'e gidip gidemeyeceğim mi — bunlar korku değil, bunlar baş ağrısı. Asıl korku sabah kalktığımda onun sesini duymamak.

Geleneksel
kapalı

[Bağlam: Banu ile, bir Pazar akşamı, çocuklar odalarına çekildikten sonra, kısa] "Anneyi düşünüyorum açıkçası. O merdiven beni rahatsız ediyor. Bir şey konuşmamız lazım onunla — ama nasıl açacağım bilmiyorum, sen bilirsin nasıl söylenir bunlar." — Geri kalanı söylemem. Dosyayı, "özel-emir" korkusunu, "ne yapacağım" sorusunu söylemem. Banu zaten hissediyor bir şeyler olduğunu ama ben tek

▸ aklından neler geçti?

En büyük korku diye düşününce aklıma ilk anne geliyor — Cebeci'deki o merdivenli ev, 76 yaş, kalça kemiği. Her Cuma yemeğinde merdivenden inerken tutunuş şekline bakıyorum, bir şey demiyorum. Ama asıl korkum bu mu, yoksa 2019 dosyasının yan-şirketini geçen pazartesi kuyrukta görünce içimde kıpırdayan o şey mi? İkisi ayrı ama ikisi de aynı yerde düğümleniyor — kontrolümün dışında olan şeyler. Anneye bir şey olursa ambulans çağırırım, hastaneye koşarım, elimden geleni yaparım; ama dosya yine "özel-emir" ile masadan alınırsa ne yapacağım? Altı yıl daha bekleyip emekliye mi ayrılacağım, yoksa... ne? O "yoksa ne" sorusunun cevabı yok. Defne'nin İstanbul meselesi de var tabii — "kız-uzakta" diyorum içimden, ama asıl mesele o değil, asıl mesele şu: hayatımda inşa ettiğim her şeyin bir sabah "masa-üstünden alınabileceği" hissi. Baba 2019'da gitti, dosya da o yıl gitti — o iki şeyi zihnimde birbirinden ayırmayı hâlâ tam beceremiyorum.

Modernler
kapalı

[Bağlam: Beraat'a sesli mesaj, hafta sonu İstanbul'a gitmeden önceki akşam, hafif yorgun bir tonda] "Ya bu sene en çok ne korkuttu beni biliyor musun — iş yoğunluğu, Naciye Hanım'ın 'oğlum ne zaman evleniyorsun'u falan... insan bir de o stresi taşıyor ya, yorucu. Neyse, cuma akşamı görüşürüz."

▸ aklından neler geçti?

En büyük korku... Halil. Halil'in ağzından bir şey çıkması. Konya'ya dönmesi, birine — kim olursa olsun, bir kişiye — "Beyoğlu'nda Burak'ı gördüm, biliyor musun nasıl bir yerdeydi" demesi. Bir kişi yeter, bir kişi. Sonrası kendiliğinden yürür bu şehirde. Bunu düşününce içim gerçekten donuyor, yani fiziksel olarak — midede bir şey sıkışıyor. Ve en kötüsü şu: Halil'in ne düşündüğünü bilmiyorum, ne yapacağını bilmiyorum, hiçbir şeyi kontrol edemiyorum. Altı aydır eski mesafede duruyor, ne aradı ne sordu — bu sessizlik mi iyidir, kötü müdür, bilmiyorum. Beraat'ın "gel artık" baskısı da korkutuyor ama o korkuyu bir şekilde erteleyebiliyorum, Halil'inkini eteleyemiyorum çünkü Halil benim elimde değil.

Geleneksel

[Cem'e, bir akşam yemekte, konu nasıl açıldıysa] "Bu yıl en çok annemle ilgili kaygılandım açıkçası. Sırtı tuttu, bir de o ev zaten sıkıntılı — merdiven var, asansör yok. Uzaktan 'iyi misin' demekten başka elimden bir şey gelmiyor, o da beni yoruyor." — Kadar söylerim. Merdivenden düşme sahnesini, geceleri aklıma düştüğünü, Selin'in "ben bakarım" sözünün içimde ne yaptığını söylemem. Onlar içeride kalır.

▸ aklından neler geçti?

Bu yıl en büyük korku... aklıma ilk gelen şey anne'nin sırtı, "fıtık" dedi doktor, ama ben zaten biliyorum asıl mesele merdiven. O ev, ikinci kat, asansör yok, Sevda teyzenin dizleri gidiyor, basamakları nasıl inecek bir gün. Ve ben buradayım, Eskişehir'de, telefonda "iyi misin" diye soruyorum ama gerçekte ne kadar iyi olduğunu bilemiyorum. Sesinden anlıyorum bir şeyleri ama ses yetmiyor bazen. Selin "ben bakarım" diyor, haklı da bir yerde, ama bu beni rahatlatmıyor — tam tersine, sanki ben yokmuşum gibi hissettiriyor. Sonra kendi kendime "ben bakım-isteyen değilim ki" diyorum ama bu soruyla hiç alakası yok, bu başka bir şey, bu anne'nin merdivenden düşmesi korkusu, soyut değil, somut, gece aklıma düşüyor bazen.

Modernler
kapalı

[Bağlam: Tarlabaşı kahvesi, Hasan abi ile — o gece Tarık'ın telefonundan sonra oturmuştuk] "Abi en çok annem var aklımda. Sağlığı bozuldu biraz bu yıl, tansiyon falan. Köy uzak, ben buradayım... ne yapacaksın, Allah'a emanet." Kalanını söylemedim. Hasan abi de fazla sormadı, o da biliyor bu işleri — kendisi de Şanlıurfalı, annesi köyde. "Allah korusun" dedi, çay içtik. Yetti o kadar.

▸ aklından neler geçti?

En büyük korku... anne. Başka ne olabilir ki. Geçen Perşembe Tarık aradığında, "tansiyon 18" dediğinde içim bir gerildi, "işte bu" dedim kendi kendime, "bu gece mi oluyor?" Baba gitti, ben yoktum — tam orada değildim demiyorum, Mardin'deydim zaten o sıralarda ama yine de bir şey eksik kaldı içimde, hâlâ var o his. Anne için aynısı olursa... köyde Halimeteyze var, tamam, ama gece yarısı kötü olursa? Telefon tutmuyor o taraflarda bazen. Tarık tarlada uyur bazen. Ben burada Tarlabaşı'nda, 1200 kilometre. Bu düşünce bazen yatarken geliyor, itiyorum, "yarın düşünürüm" diyorum ama gidiyor mu? Gitmiyor. 34 yaşındayım, baba gittiğinde ben buradaydım, anne giderse yine burada mı olacağım? Bu soru kafamda çivi gibi.

Geleneksel

[Selma'ya, WhatsApp'ta, geç bir akşam — sesli mesaj değil, yazıyla, çünkü sesim tutmaz] "Selma bu yıl en çok Fatma'nın Hakan yokken gitmesinden korktum. Ama bir de... sonrasından. Ne yapacağımı bilmemekten. Bunu Hakan'a söyleyemiyorum, anlayamazdı şu an. Sen anlarsın."

▸ aklından neler geçti?

En büyük korku... şimdi oturup düşününce içim sıkışıyor. Fatma'nın bir gece yarısı — Hakan yolda, ben burada tek başıma — pat diye gitmesi. Bunu kafamda o kadar çok kurdum ki neredeyse alıştım, ama alışmadım. Ambulans, telefon, "Hakan seni arıyorum, annen..." — o cümleyi nasıl kurarım bilmiyorum. Ama bir de şu var, şunu itiraf etmek zor: Fatma gittiğinde ne yapacağım sorusu da o kadar korkutuyor. Dört yıl bu evin içinde, bu yatağın etrafında döndüm. Sonra ne? Boşluk daha mı büyük gelecek, özgürlük mü? İkisi birden mi? Bunu bilmemek, hazırlıksız olmak — bu da bir korku. Bir de Ayşe. O "boşver, sen yorgunsun" deyip kapattığında içim cız etti. Kızım bana bir şey söyleyemiyorsa, bu evden ne çıkıyor geriye?

Modernler
kapalı

[Bağlam: Fatma'nın evinde, kahve içerken, Fatma "bu yıl ne çektik anne" deyince] "Kuzum, Mehmet'in terhisini bekledim en çok. Asker evladı var ya, gözün hep kapıda. Ayşe'ye her sabah sormaktan utanır oldum sonunda, 'yine mi arıyorsun' diyecek diye. Allah'a şükür geldi sağ salim, başka ne isteyeyim."

▸ aklından neler geçti?

Mehmet... Mehmet'in adı geliyor önce. Hakkari'de dağ komutalığında iki ay kaldı, her sabah Ayşe'yi aradım "oğlum ne haber" diye, Ayşe de "haber yok anne, haber yok iyidir" dedi. Haber yokken insan rahat mı oluyor, daha mı kötü oluyor bilmiyorum. Asker annesi olmak başka bir şey — Ahmet'i kaybettim, o acıyı biliyorum, ama Mehmet için o kapıyı açmak bile istemedim içimde, "Allah'ım açma o kapıyı" dedim her gece. Bir de şu kalp meselesi var ya... Fatma'nın iki çocuğu gripken iki gün gelmedi, o iki gece kapıyı kilitsiz bıraktım yine, "sabah Fatma gelir görür" diye, ama içimde bir şey vardı, "ya gelemezse" diye. Onu da kimseye söylemedim. Mehmet şimdi terhis oldu, şükür, ama o korkuyu bir yere koyamıyorum hâlâ.

Geleneksel

[Bağlam: Birikim'in Tanıl Bora'sıyla bir Nisan öğleden sonrası, Salon'da kahve — o "nasıl geçti bu yıl" diye sordu, kastettiği makale değildi ama ben oraya getirdim] "Bu yıl Sema'nın kontrolleriydi asıl ağırlık. Mart iyi geçti, şükür. Ama şunu fark ettim — insan 'iyi çıktı' haberini alınca rahatlıyor, sonra iki gün geçiyor, ve aynı ağırlık geri dönüyor. Sanki korku bir kez yerleşince artık 'iyi haber' onu tam söndürmüyor. Bunu Sema'ya söylemedim, söylemem de gerekmiyor zaten."

▸ aklından neler geçti?

Sema'nın Mart kontrolü. Başka ne olabilir ki? Kolesterol mu, makalenin bitmemesi mi, Türkiye'nin gidişatı mı — bunların hepsi var ama hepsi Sema'nın yanında küçülüyor. Oncolog "yüzde on beş-yirmi" dedi, ben de "tamam, akılda tutalım" dedim, sanki bir istatistik tartışıyormuşuz gibi. Ama şu an, Nisan ortasında, Mart kontrolü geride kaldı ve sonuç iyi çıktı — bunu biliyorum, Sema'nın yüzüne baktım o sabah, doktorun sözlerini duydum — ama içimde hâlâ bir şey kapanmıyor. Sanki bu yılın korkusu geçti değil, sadece ertelendi. Ve ben bunu Sema'ya söyleyemiyorum çünkü o şu an mutlu, hafif, "geçti" diyor; ben de geçti demek istiyorum ama "geçti" demek bir sonraki kontrolü unutmak gibi geliyor, bunu da söyleyemiyorum.

Modernler

[Bağlam: Yusuf geldiğinde, 3 günlük ziyarette, akşam çay içerken — ama söylemem büyük ihtimalle. Belki Aysun'a bir gün söylerim, yüz yüze, yaz gelince.] Yav, korku mu... Adam 75 yaşına gelmiş, ne korkusu olacak. Sağlık yerinde, Allah'a şükür. Kışı geçirdik, Yusuf geliyor, Aysun yaz gelecek. İyi.

▸ aklından neler geçti?

En büyük korku... şimdi düşününce Hatice geliyor aklıma yine. Yani bu yıl değil, her yıl. Ama bu yıl daha ağır bastı bir şekilde — Nisan oldu, 1995'in Mayıs'ı yaklaşıyor, her yıl bu ayda bir ağırlık çöküyor üstüme. Hatice'ye söz verdim, tutamadım. 23 yıl oldu. Ben burada Üzümlü'de yatacağım, o Stuttgart'ta yatıyor, ben gidip bir kez bile... Aysun "baba ben sana eşlik ederim" dedi, tamam tamam dedim, hâlâ gitmedim. Niye gitmiyorum? Korkuyorum mu? Yük olacağım diye mi? Yoksa gittiğimde ağlayacağım da o ağlamayı kaldıramayacağım diye mi? Bilmiyorum gardaşım, bilmiyorum. Deprem de var aklımın bir köşesinde, gece bazen soba söner, ev titrer gibi olur, 75 yaşında tek başıma bu evde — ama o değil asıl. Asıl Hatice. Asıl o söz.

Geleneksel
kapalı

[Bağlam: Şerife'ye, bir akşam çay içerken, Hayrettin kahvehaneye gitmiş, ikimiz baş başa — ama yine de tam söylemiyorum] "Kızım babanın yorgunluğu geçmiyor bir türlü, doktor iyi diyor ama ben biliyorum işte... Allah saklasın, duamız eksik olmasın." Kadar. Oradan öteye geçmiyorum. Şerife de anlar zaten, 'anne merak etme' der, ben de 'inşallah' derim, konu kapanır. İçimdekini tam dökmüyorum — döksem ne olacak ki, dökünce daha ağır geliyor.

▸ aklından neler geçti?

Hayrettin. Başka ne olacak. Geçen Ocak'ta doktor 'kontrol altında' dedi ama ben o yorgunluğu görüyorum, sabah kalkışını görüyorum — eski Hayrettin değil bu. 47 yıl. Ben ne yapacağım 47 yıldan sonra bu evde tek başıma? Bunu düşünmek bile günah gibi geliyor, 'Allah ömür versin' diyorum ama içimde bir şey biliyor işte. Bir de Hatice'nin küçüğü Sema — o Şubat'ta ateşlendiğinde, kar yolları kapalı, ben burada, kızım orada... o gece sabaha kadar uyumadım. Ama asıl korku Hayrettin. Onu söylersem gerçek olur gibi, söylemiyorum.

Dindar

[Bağlam: Süleyman akşam uğradığında, ocak başında, ikimiz sessiz otururken — belki yarım ağızla] "Oğlum, bu sene mevlüde az kişi gelirse bile, 11 ismi okuyacağız. Yeter ki sen olasın yanımda." Başka bir şey söylemem. Hawre'yi sormam, Mehmet'i sormam. Süleyman anlar zaten — anlamasa da söylemem.

▸ aklından neler geçti?

En büyük korku... Hawre'nin tıp okuduğunu söylüyor, ama Süleyman'ın yüzüne bakıyorum, bir şey söylemiyor bana. Çocuk köye dönmeyecek, bunu biliyorum, ama bildiğimi kabul etmek istemiyorum. Ondan önce de var — bu sene Eylül mevlüdüne Mehmet gelmeyecek gibi, Yusuf da belirsiz, "baba iş var" diyecekler, 11 ismi ben mi okuyacağım tek başıma? Ama asıl korku şu: sabah gözlerimi açacağım mı? Açarsam ne göreceğim — köy mi boş, torun mu gitmiş, oğul mu yorulmuş? İkisi de aynı şey benim için. Hadiye gitti, köy yarı dağıldı, şimdi de bu çocuklar... Wele billah, en büyük korkum bu yıl değil, her yıl aynı — köyümden önce ben mi gideceğim, yoksa köy mü benden önce biter?

Geleneksel

[Bağlam: Murat oğluma, bir akşam telefonda, köy konuşması açılınca] "Murat'ım, bu yaz köye gidince mezarlığa uğrayacağım önce, babanın taşını bir düzelteceğim. Köyde kaç kişi kaldı bilmiyorum, ama biz gideceğiz değil mi, otobüsle? Sen getirirsin cemaati, ben de evi açarım." — Kalanını söylemem. Köyün bitmesi korkusunu söylemem. Söylersem gerçek olur gibi geliyor.

▸ aklından neler geçti?

En büyük korku... Devran'ın tezini savunduğu gün aklımda ne vardı biliyor musun — annemin anlattıklarını yanlış aktardım mı, eksik aktardım mı, yoksa fazla mı söyledim diye. Ama şimdi Nisan oldu, tez bitti, Devran savundu, ben Boğaziçi'ne gitmedim sonunda — "yorulursun anneanne" dediler, ben de kabul ettim, ama içimde bir şey kaldı. Asıl korku o değildi zaten. Asıl korku şu: bu yaz köye gidersem, köyde kaç kişi olacak? Geçen yıl Recep amca gitmişti, Fatma teyze kışı geçiremedi. Sayıyorum kafamda, sayıyorum — yetmiş kişi mi kaldı, altmış mı, elli mi? Sabri'nin mezarı orada, annemin mezarı orada, babamın mezarı orada, ben de bir gün oraya gideceğim — ama ya köy benden önce biterse? Benden önce biterse ne olur o mezarlığa, kim bakar, kim bilir?

Geleneksel

[Bağlam: Selin ile akşam, Ali uyuduktan sonra, mutfakta çay içerken — bu soruyu Selin sordu aslında, "bu yılın en büyük korkun ne" diye, sanki test ediyordu] "Vize cevabını beklemek değil aslında en büyük korkum. Ali'nin bir sabah uyandığında Türkçeyi terk etmesi. Yani dil değil, tam olarak — bilmiyorum nasıl anlatayım — kendini nereli hissedeceğini bilmemesi. Biz ona ne bırakıyoruz, onu düşünüyorum."

▸ aklından neler geçti?

Vize reddedilmesi mi, babama söylemek mi, Ali'nin Almanca'yı hiç öğrenememesi mi — hangisi en büyük korku diye sorsam kendime, hepsi birbirine geçmiş zaten, tek bir şey değil. Ama en derinde olan şu: Mart'ta başvuruyu yaptık, şimdi Nisan, bekleyiş var, ve ben bazen "ya reddederlerse ne yaparız" diye değil, "ya kabul ederlerse gerçekten gidiyoruz" diye korkuyorum. Gitmek de korkutuyor, kalmak da. Baba bunu duysa "işte oğlum, Sivas'tan kaçtık, şimdi sen de kaçıyorsun" der — bunu söylemeden önce bile içimde söylüyor zaten. Ve ben ona "hayır baba bu kaçmak değil" diyeceğim ama tam olarak ne olduğunu ben de bilmiyorum. Ali'yi düşünüyorum en çok — üç yaşında, şu an kreşte Türkçe şarkı söylüyor, Eylül'de Berlin'de Almanca sınıfta oturacak, ve ben "çocuklar hızlı uyum sağlar" diyorum ama bu benim kendimi ikna ettiğim bir şey, gerçekten bilmiyorum.

Modernler

[Bağlam: Tunalı Hilmi'deki kafe, Filiz'e, Eski Edebiyat grubu buluşmasında — diğerleri tuvaletteyken ikimiz baş başa kaldık] "Bu yıl en çok Defne'yi düşündüm açıkçası. Ergenlik diyorum ama bazen... boşanmanın gecikmeli bir şeyler bıraktığını merak ediyorum onda. Bir şeyler söylemek istiyor gibi ama söylemiyor, ben de sormaktan çekiniyorum — sorarsam daha mı kapanır diye. Bilmiyorum Filiz, belki fazla düşünüyorum."

▸ aklından neler geçti?

En büyük korku derken... aklıma ilk gelen Defne oluyor, hep Defne oluyor. O "anne sen anlamazsın" deyip kapıyı kapattığı anlar — bunlar geçici ergenlik şeyleri mi, yoksa ben gerçekten bir şeyleri kaçırıyor muyum? Boşanmadan beri 'çocuklar iyi uyum sağladı' diye kendime söyledim, ama Defne'nin son bir yıldaki o uzaklaşması bazen bana 'sen erken kapattın o defteri' diyor içimden. Ve Mert'in flört haberi — 'iyi haber' dedim, gerçekten de istedim onun için, ama aynı zamanda Defne ile Çağrı'nın yaz tatilinden döndüklerinde nasıl bir şey taşıyacaklarını bilmiyorum. Belki asıl korku bu: çocuklarımın içinde ne döndüğünü tam göremediğim o kör nokta.

Modernler

[Kahvehanede, Şubat 6 anma toplantısı hazırlığında, kasaba meclisindeki 7-8 erkekle konuşurken — biraz açıldım, ama yarısını söyledim] "Yahu bu yıl en çok oturdum düşündüm depremi. İki yıl geçti, Tarık'ın anası hâlâ toparlanamadı. Ben fabrikayı, çocukları düşünüyorum tabii — ama işte o gece kafadan gitmiyor. Anma törenini iyi yapalım, Karayılan'ın hakkını verelim."

▸ aklından neler geçti?

En büyük korku... Ahmed'in ÖSS'si mi, Fatma'nın dönmeyeceği mi, fabrikayı Mehmet'e bırakınca işler bozulur mu... bunların hepsi var içimde ama hepsinin altında bir şey var aslında. Deprem. Şubat 6 geliyor, iki yıl oldu, Mahmut-amca'nın oğlu Tarık'ın mezarı kasaba tepesinde, ben hâlâ geceleri o sesi duyuyorum — o 80 saniyelik sallantıyı. Hatice biliyor beni, 'yorgunluk' diyorum, geçiştiriyorum, ama sabah 4-5 arası gözüm açılıyor ve o an geliyor. Ev sağlam kaldı, Allah'a şükür, ama 'ya bir daha olsa, ya bu sefer' diye bir şey var içimde, söküp atamıyorum. Bunu söylemek... bilmiyorum, söylesem ne olacak ki, adam yerine koymazlar, 'korku mu, hoca ne diyor' derler.

Geleneksel
kapalı

[Bağlam: Sürmeli-teyze (kayınvalide) öğle üzeri çay içerken, "nasılsınız kızım bu ev meselesi" diye sorduğunda] "Anne en büyük korkumuz ev oldu bu yıl vallahi. Belediye kâğıdı geldi, Süleyman bakıyor, ben bakıyorum, ne yapacağımızı bilmiyoruz. Allah büyük, inşallah bir çıkar yolu gösterir. Ama yüreğim rahat değil, doğrusu."

▸ aklından neler geçti?

Ev. Ev meselesi. Mart geldi geçti, belediye kâğıdı geldi, "yıkım kararı kesinleşti" yazıyor, Süleyman okudu bana anlattı, ben de sanki biliyormuşum gibi "tamam" dedim ama içim kasıldı öyle ki... On sekiz yıl. Bu evi aldık, kömür sobasını söktürdük, doğalgaz bağlattık, Zeynep burada büyüdü, Ramazan ilk adımını burada attı. Şimdi "geçici kira tazminatı" diyorlar, ne kadar, ne zaman, nereye, hiçbirini bilmiyoruz. Gece gözlerimi kapatıyorum "nereye gideceğiz" diye, cemaatin yarısı da dağıldı zaten, kim kaldı ki yanımızda. Mehmet'i de düşünüyorum ayrıca — yeni mahalle, yeni okul, yeni arkadaşlar... oğlanın şu yaşında yeni bir yere gitmesi... Allah korusun başka şeylere bulaşmasın. Zeynep'in ÖSS'si var üstüne, para yok özel derse, ev de belirsiz. Hepsini bir arada düşününce bazen nefes almak zorlaşıyor.

Dindar

[Akşam Sevda ile yatakta, çocuklar uyumuş, sessizce] "Gardaşım, bu yıl en çok Sema'yı düşündüm. Okul iyi gidiyor, maşallah, ama ben kendi halimi biliyorum — 14'ümde kaldım. Onun için daha iyi olsun istiyorum, nasıl olur bilmiyorum ama olsun. Allah büyük, inşallah yolunu açar." — Ev meselesini söylemem, Sevda zaten bilir ama geceleri o konuyu açmak istemem, uyku kaçar ikimizin de.

▸ aklından neler geçti?

En büyük korku... şu an kafamda iki şey çarpışıyor. Biri Sema, biri ev. Sema'nın öğretmeni "akıllı çocuk" dedi, o gün içim titredi, ama hemen ardından "ya ileride okul değişince ne olacak, ya ortaokulda zorlarlarsa, ya ben gibi bırakmak zorunda kalırsa" diye bastı içim. Ben 14'ümde bıraktım, baba "ne istersen" dedi, o kadar. Sema için farklı olsun istiyorum ama nasıl farklı yapacağımı tam bilmiyorum, para mı lazım, okul mu, ben mi yeterliyim buna — bilmiyorum. Bir de ev var, mahallede "yıkım geliyor" lafı bir çıkıyor bir kayboluyor, babam o evi 1985'te yaptı, ben orada doğdum, biz orada gömüleceğiz diye biliyordum hep — ya bir gün gerçekten "çıkın" deseler, nereye gidecek bu aile, bu insanlar, bu her şey?

Geleneksel
kapalı

[Akşam namazı çıkışı Hassan bey sordu, "Ebu Yusuf nasıl, vatandaşlık ne oldu" diye — ona dedim ki:] "Vallahi Hassan abi, bu yıl en büyük endişemiz oydu, vatandaşlık kararı. Ama Allah kerim, başkası 14 ay bekledi onay geldi, biz de bekleriz inşallah. Çocuklar okul-iş meşgul, hayır olur inşallah."

▸ aklından neler geçti?

Vatandaşlık. Başka ne olacak. Mayıs'ta verdik evrakları, neredeyse bir yıl oldu, hâlâ ses yok. Bazen sabah dolmuşta giderken düşünüyorum — ya reddederlerse. Mariam ÖSS'ye girecek, Yusuf askerlik meselesini soruyor bana, "baba ne olacak" diyor, ben de bilmiyorum ne diyeceğimi. Ama asıl korku o değil, asıl korku şu: çocuklar burada büyüdü, Layla Suriye'yi bilmiyor, Ahmed bilmiyor, bunları nereye götüreceğim ben? Almanya mı, Halep mi — Halep'te ne kaldı ki. Yusuf'a bile söyleyemiyorum tam olarak bu korkuyu, söylersem üstüne yük bindirmiş olurum, gece güvenlikte çalışıyor zaten yorgun.

Geleneksel
kapalı

[Bağlam: Çarşamba akşamı mahalle kadın sohbetinde, Sevda kuzen sordu "kız bu yıl en çok ne korkuttu seni"] "Yaa Selim'in işi tabii, ne olacak bu ekonomi böyle giderse diye. Ama Allah büyük, inşallah Çardak projesi tutarsa biraz nefes alırız." — Berfin meselesini hiç açmam. Onu içimde tutarım, dışarı çıkarmam.

▸ aklından neler geçti?

En büyük korku... aklıma ilk Selim'in işi geliyor, tabii. Ama asıl korku o değil, asıl korku şu: Selim iş bulamazsa, ben de atölyede daha fazla çalışamam çünkü Mehmet var, ve o zaman ne yapacağız? Kira yedi buçuk bin, üstüne market, elektrik... Hıdır baba ne kadar verebilir ki, onun da eli dar. Ama bunu bile söylemek istemiyorum kendime — çünkü söylersem gerçek gibi hissettiriyor. Bir de şu var, içimde bir yerde: Berfin'i düşünüyorum. Kuzenim Aysel on altısında evlendirildiydi geçen yıl, aile "oldu bitti" dedi, kimse sesini çıkarmadı. Berfin daha altı yaşında, ama o günü düşünmek bile midem bulanıyor — 'bana da aynısını yapacaklar mı' diye değil, 'ben bunu durdurabiliyor muyum' diye. Belki de en büyük korku bu: elimden bir şey gelmiyor gibi hissetmek.

Dindar

[Bağlam: akşam Esra ile yatakta, ama muhtemelen bu kadar açık söylemem — belki yarısı çıkar] "Bilmiyorum, bu yıl en çok Doruk'u düşündüm. İlkokul yaklaşıyor ya, nasıl bir ortama gireceğiz, arkadaşları nasıl çocuklar olacak... Biraz kafayı taktım buna." — Kalanını yutarım. "Benim yüzümden zorluk çekir mi" kısmını söylemem, Esra'nın yüzünü görmek istemiyorum o an.

▸ aklından neler geçti?

En büyük korku diye sorulunca aklıma ilk Pixelhive geliyor — ama hayır, o değil asıl. Asıl olan şu: Doruk ilkokula başladığında, 7-8 yaşına geldiğinde, "baba neden tekerlekli sandalyede" sorusunu sormayacak, bunu içine atacak. Arkadaşları bir şey diyecek, o eve gelecek, bana hiçbir şey söylemeyecek ama yüzünde bir şey olacak — işte o yüzü görmekten korkuyorum. Şu an 4 yaşında, "baba arabası" diyor sandalyeye, masum. Ama o masumiyet bir gün bitecek ve ben o günü kafamda defalarca yaşıyorum, sanki hazırlanırsam daha az acıtır diye. Bir de şunu biliyorum: bu korkuyu Esra'ya bile tam anlatamıyorum, çünkü anlatınca "sen kendini küçümsüyorsun" diyecek, haklı da olacak, ama mesele o değil — mesele Doruk'un gözlerindeki o an.