70 kişinin neredeyse tamamı şehrin ekonomik sıkışmasından söz etti; ama asıl ağırlık, büyüyen şehirlerin insanı nasıl yalnızlaştırdığı ve dışarıda bıraktığı üzerine yığıldı.
---
Genel kanaat
70 kişiden 58'i (%83) konuşmasını ekonomiye bağladı. Ama "ekonomi" derken çoğu kira fiyatını ya da işsizliği kastetmedi yalnızca. Altında başka bir şey vardı: şehrin büyümesi ile insanın büyümesi arasındaki makas. Konya'da İbrahim (p_048), Bursa'da Yunus Emre (p_021), Trabzon'da Recep (p_010) birbirini tanımadan neredeyse aynı cümleyi kurdu: "Şehir büyüdü ama içi boşaldı."
57 kişi (%81) cevabını aile ya da komşuluk çerçevesinden geçirdi. Trafik, kira, altyapı şikâyetleri hep orada bir yerde duruyordu; ama insanların asıl üzerinde durduğu şey komşunun adını bilmemek, çocukların gidip dönmemesi, mahallenin tanıdık yüzlerini yitirmesiydi. Bu oran dikkat çekici: ekonomik sıkıntı kadar, belki daha fazla, bir arada yaşama duygusunun çözülmesi konuşuldu.
10 kişi (%14) soruya doğrudan cevap vermekten kaçındı. Şükriye (p_025), İzmirli çiçekçi, "söylesem ne olacak ki" dedi. Sabiha (p_009), Bursalı ev kadını, "bunu söylesem siyaset yapıyor diyecekler, susayım daha iyi" diye bitirdi. Bu sessizlik de bir cevaptı.
---
Ne ortak, ne ayrışan
### "Şehir büyüdü ama plan yoktu"
En çok tekrarlanan gözlem buydu. Bursa'da Erol (p_050), Konya'da İbrahim (p_048), Ankara'da Tarık (p_053) benzer şeyleri söyledi: yollar sonradan eklendi, altyapı yamandı, trafik ışığını kim koydu belli değil. Eskişehir'de Yaşar (p_008) bunu daha kişisel bir dille anlattı: "Şehir büyüdü büyüdü, ama büyüme diye bir şey yok aslında, sadece genişledi." Bursa'da Hakan (p_071), her gün kaldırımsız ya da araçla tıkalı sokaklardan geçerken şunu söyledi: "Şehir büyürken 'insan nasıl hareket eder' sorusunu sormamışlar hiç." Plansız büyüme şikâyeti hem büyük şehirlerden hem küçük ilçelerden geldi; bu konuda İstanbul ile Salihli arasında fark yoktu.
---
### Gençler gidiyor, kalanlar asılı kalıyor
Erzurum'da Naciye (p_017) "mahallede kaç tane genç kaldı" diye sordu, cevabı kendisi verdi: kalmıyor. Of'ta Cemal (p_049) oğlunu "köye dön" diye tutmak istediğini ama aynı anda "büyük şirkette kal" dediğini itiraf etti. Hacıbektaş'ta Cemal Veli (p_043) şenlik günleri İstanbul-Ankara'dan gelenlerin sokaklarını doldurduğunu, onlar gidince sessizliğin daha ağır bastığını anlattı. Niksar'da Furkan (p_045) bunu en sade biçimde özetledi: "Ne köyden çıkabiliyorum ne de köyde bir şey kurabiliyorum, ortada kalıyorsun." Bu his hem köyde hem büyük şehirde vardı; Diyarbakır'da Şervan (p_016) da "hepsi geçici, hepsi şimdilik" dedi, üç yıldır garsonluk yapıyor.
---
### Görünmez olanların şikâyeti
16 kişi (%23) cevabını siyasi bir çerçeveye oturttu; 18 kişi (%26) dini bir dil kullandı. Ama en keskin gözlemler, kendini şehrin dışında hissedenlerin ağzından çıktı. Gaziantep'te Hatice El-Hamevi (p_012) on dört yıldır burada yaşadığını, vatandaşlığı olduğunu, vergi ödediğini söyledi; sonra ekledi: "Ama sabah markete gittiğimde bakışlar değişmiyor." İstanbul'da Selen (p_028) hangi saatte dışarı çıkacağını, hangi kıyafeti giyeceğini, hangi yoldan geçeceğini hesapladığını anlattı. Adana'da Roman Cemal (p_068) altı kuşaktır aynı mahallede yaşadıklarını söyledi; geçen yıl polis tarafından bir saat sorgulandığını, belgelerinin tam olduğunu, ama o bir saatin içinde hâlâ durduğunu. Bu üç kişi birbirinden çok farklı şehirlerde, çok farklı koşullarda yaşıyor. Ama tarif ettikleri his aynı: burada varım, ama "buralı" sayılmıyorum.
---
### Söylenen ile söylenemeyen arasındaki mesafe
9 kişi (%13) bir şeyi düşündüğünü ama söylemediğini açıkça belirtti. Trabzon'da Recep (p_010) "bunu kimseye söylemiyorum ama" diye başladı, sonra şehrin içinin çürüdüğünü anlattı. Konya'da Hacı Mehmet (p_018) imar işlerini görüp içinin sıkıştığını ama sesini çıkarmadığını söyledi, "çünkü benim de işlerim var bu şehirde" diye ekledi. Bağcılar'da imam Yusuf (p_019) kira zammını içinde tuttuğunu, "imam para derdinde" diye bakılacağından çekindiğini anlattı. Hatay'da Ramazan (p_066) Suriyeli komşusu Hassan'ı on iki yıldır tanıdığını, iyi insan olduğunu bildiğini, ama kasabadan yükselen sese tam karşı çıkamadığını söyledi: "Haklılık payı var mı yok mu bilmiyorum, ikisi de biraz doğru gibi geliyor içimden, bu beni rahatsız ediyor." Şehrin sorunları çoğu zaman bu iç çatışmanın içinde asılı kaldı.
---
Yöntem notu
Bu 70 kişi gerçek değil, kurgusal. Belirli bir tasarım disiplini içinde üretildiler: farklı şehirler, yaşlar, geçmişler, ekonomik koşullar. Bir anket değil, bir düşünme aracı. Sayılar ve oranlar bu 70 kişinin cevaplarından geliyor; Türkiye nüfusunu temsil ettiği iddiası taşımıyor. Aynı sorular farklı bir kurgusal grupla sorulsa farklı örüntüler çıkabilir.
▸ veri sayımı (kelime-eşleşme)▾ veri sayımı
Cevaplarda hangi konu/söz-kalıbı kaç personada geçti — ham kelime-eşleştirmesi. Yorumlama değil; sayısal arka-plan.
olmaz/değil dedi59/70
economic_frame58/70
aile/akraba bağlamı57/70
geçim/ay-sonu48/70
dini söz/çerçeve18/70
politik söylem16/70
yapısal eleştiri (sistem/eşitsizlik)15/70
ekonomi düzelir umudu15/70
kararsız / 'kim bilir'10/70
asker/savaş çerçevesi10/70
kamuya açık paylaşmam9/70
kayın/namus baskısı6/70
kuşak-aktarımı3/70
cinsiyet/erkeklik-kadınlık3/70
aile-için-koruma2/70
olur/evet dedi1/70
küme
modernler: 24
dindar-muhafazakarlar: 17
geleneksel-muhafazakarlar: 29
mahremiyet
yari-acik: 48
kapali: 21
acik: 1
Bu rapor 70 kurgusal kişinin bu soruya verdiği cevapların bir okumasıdır. Anket değil; gerçek-dünya iddiası içermez. Aynı set yeniden sorulsa farklı bir okuma çıkar.
cevaplar
70
[İş arkadaşıyla öğle arası, hafif sohbet modunda] Bence İzmir'in en büyük sorunu plansız büyüme. Şehir sürekli genişliyor ama altyapı, ulaşım, sosyal hizmetler buna yetişemiyor. Kreş bulamıyorsun, metro kalabalık, yeni mahalleler yapılıyor ama okul yok, park yok. Güzel şehir ama bu hızda giderse on yıla kalmaz başka bir İstanbul olur.
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
İlk aklıma gelen trafik oluyor ama bu kadar yüzeysel bir cevap vermek istemiyorum, herkes trafik der. Asıl mesele şu: Bornova'da yaşıyorum, her gün metroya biniyorum, etrafımda insanlar var ama kimse kimseyle konuşmuyor, komşuyu tanımıyorum, apartmanda üç yıldır oturuyorum üst kattakinin adını bilmiyorum. Şehir büyüdükçe bir şekilde insanlar birbirinden kopuyor, herkes kendi ekranına gömülmüş, ben de dahil. Ama öte yandan şunu da düşünüyorum — İzmir'in asıl derdi belki de bu değil, belki asıl dert o kıyı şeridindeki müthiş rant, Bayraklı'daki o rezidanslar, Karşıyaka'da eski gecekondu yerlerinde birdenbire çıkan siteler... kim bunları kime satıyor, kimin parası bunlar? Sonra da kreş bulamıyorum çocuğuma, belediyenin kreşine kayıt yaptırmak için neredeyse bir yıl önceden sıraya girmek lazım. Bunların hepsi aynı şeyin farklı yüzleri gibi geliyor ama tam olarak ne olduğunu da söyleyemiyorum.
kapalı
[İş arkadaşıyla öğle arası, hafif sohbet havasında] "Bence en büyük sorun trafik falan değil aslında, yani o da var tabii, ama asıl mesele bu şehirde herkesin birbirinden kopuk yaşaması. Komşunu tanımıyorsun, mahalleni tanımıyorsun, sabah çıkıyorsun akşam dönüyorsun, o kadar. Bir de tabi kira durumu had safhada, insan nereye kadar dayanacak..." diyip konuyu hafifçe geçiştiririm, daha derin bir şeye girmem.
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
İstanbul'un en büyük problemi ne diye soruyorlar, nereden başlasam... Kira mı, trafik mi, ne bileyim, her şey birbirine girmiş. Ama şu an aklıma ilk gelen şu: sabah metrobüse biniyorum, Bahçelievler'den Bağcılar'a kadar neredeyse eziliyorum, insanlar birbirini tanımıyor, kimse kimseye bakmıyor, herkes kulaklıklı. Konya'da böyle değildi, orada komşunu bilirdin en azından. Burada apartmanda iki yıldır oturuyoruz, alt kattakinin adını bilmiyorum. Ama bir yandan da kira meselesi var, her ay hesap yapıyorum, maaş yetişiyor mu yetişmiyor mu, bu şehirde tutunmak için ne kadar koşmak gerekiyor. Hem de şikâyet etsem ne olacak, herkes biliyor zaten, değişen bir şey yok.
[Bağlam: Cihangir kahvaltı grubunda, Nuri'ye ve Sema'ya karşı] "Bak, benim için bu şehrin en büyük derdi şu: kimse kimseyi tanımıyor artık. Mahalle dediğin şey kalmadı. Biz burada kaldık ama etrafımızdaki her şey değişti — hem insanlar hem fiyatlar hem de o eski doku. Bir de üstüne üstlük şehri yönetemiyorsun, çünkü yönetmene izin vermiyorlar. Bunlar ayrı ayrı sorun değil, aynı sorunun iki yüzü."
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
En büyük problem derken nereden başlayacaksın ki... Ulaşım mı, kiralar mı, göç mü? Hepsi birbirine geçmiş. Ama şunu söyleyeyim, Cihangir'de otuz küsur yıldır yaşıyorum ve bu şehrin asıl hastalığı şu: her şey hızla değişiyor ama hiçbir şey iyileşmiyor. Apartmanlar yıkılıyor, yenisi yapılıyor, ama sokaktaki insan değişiyor, mahalle değişiyor, ve bir bakıyorsun tanıdığın kimse kalmamış. Belki de en büyük problem bu — şehrin kendini sürekli yenileyip aslında kendini kaybetmesi. Bir de şunu düşünüyorum: bu kadar büyük bir şehirde yönetim denen şey artık tamamen merkezden kumandalı, belediye ne yapmak istese Ankara'ya bakıyor, o da ayrı bir çarpıklık. Ama bunu söylesem "siyasi konuşuyor" diyecekler, oysa bu şehirciliğin ta kendisi.
kapalı
[TikTok'ta bir "şehir hayatı" videosu altındaki yorum olarak ya da arkadaşlarla muhabbet ederken] Esenyurt'ta yaşayan biri olarak söylüyorum — en büyük problem ulaşım ve kira. Sabah metrobüse binmek savaş alanına girmek gibi, akşam da aynı. Bir de kira öyle patladı ki insanlar mahalle mahalle göç ediyor, biz de dahil. Şehir büyüyor ama insanlar için büyümüyor, sadece inşaat için büyüyor.
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Ya bu soruyu sorsalar ne desem ya... Esenyurt'ta yaşıyorum, yani cevap çok net aslında — her şey. Ama "en büyük" dersen... Ulaşım mı desem, kalabalık mı, kirlilik mi? Sabah işe giderken metrobüste eziliyorum, akşam eve gelirken aynı şey. Ama bunlar semptom gibi geliyor bana, asıl mesele şu: burada milyonlarca insan var ama kimse kimseyi görmüyor, devlet de görmüyor. Yani Esenyurt'a bir şey yapılacaksa son sırada yapılıyor, bunu herkes biliyor. Bir de şu var — kira. Kira öyle bir şey oldu ki artık "nasıl yaşıyoruz" diye soruyorum kendime, ailem ev sahibi değil, kiracı, ve her yıl "bu sene çıkacak mıyız" korkusu var. Bu şehirde kalıcı hissetmiyorum hiç, sanki herkes geçici gibi yaşıyor.
[Bağlam: TÜSİAD finans çalışma grubundan birkaç kişiyle akşam yemeğinde, konu şehre geldi] "Bak, trafik, kirlilik, bunlar semptom. Asıl mesele deprem hazırlıksızlığı — hâlâ. 2026'dayız, hâlâ aynı tartışmayı yapıyoruz. İstanbul'un risk profili herhangi bir gelişmiş şehirde olsaydı sigorta şirketleri çoktan fiyatlamıştı, sermaye çıkmıştı. Biz bunu normalize ettik, bu beni rahatsız ediyor."
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
İstanbul'un "en büyük problemi" diye sorsalar... aklıma ilk gelen trafik değil, deprem değil — aslında şehrin artık kendini yönetemez hale gelmiş olması. Ama bunu söylemek kolay, çünkü ben bu şehrin en rahat köşesinde oturuyorum. Beşiktaş'tan bakınca her şey idare eder gibi görünüyor, oysa benim asıl korkum 1999'dan beri içimde duruyor — o gece amcamın binası yıkıldığında anladım ki bu şehir bir kez sarsılırsa benim güzel hayatım da kâğıt gibi kıvrılır. Zemin etüdleri, yapı stoku, kaçış güzerleri... bunları biliyorum, sayıları biliyorum, ama Beşiktaş'taki dairem için gerçekten ne yaptım? Hiçbir şey. Bir de şunu düşünüyorum: şehrin her tarafı aynı anda büyüdü, ama altyapı, planlama, yönetim kapasitesi hiç büyümedi — bu bir finans şirketi olsaydı çoktan iflas etmiş olurdu.
kapalı
[Bağlam: Akarsu Yokuşu'ndaki kahvede, sabah müdavimlerinden biriyle, o "İstanbul'un hali" muhabbetine girdiğinde] "Kira diyeceğim ama kira da semptom aslında — şehir artık burada yaşamak için değil, burada *yatırım yapmak* için var. Benim gibi freelance çalışanlar, STK'cılar, sanatçılar — hepimiz tutunmaya çalışıyoruz, ama her yıl biraz daha zorlaşıyor. Gezi'den bu yana şehrin ruhu değişti derler, ben de derim, ama asıl değişen şey ekonomik zemin — ruh onun üstünde duruyor."
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Bu soruyu duyduğumda ilk aklıma gelen şey "en büyük problem" diye tek bir şey seçemiyorum ki — ama zorla seçmem gerekse, şehrin artık bizi tutmak istemediği hissi. Yani somut olarak: kira. Cihangir'de 8 yıldır aynı yerdeyiz, komşularımızın yarısı gitti artık, yerimiz hâlâ bizim sadece ev sahibi yaşlı olduğu için. Ama bu da yüzeysel bir cevap aslında — asıl mesele şehrin kimin için dönüştüğü, kimin için "yenileneceği" meselesi. Bir yandan da içimden bir ses "sen de aslında bu şehrin ayrıcalıklısısın Deniz, Cihangir'de oturuyorsun, şikâyet etme" diyor — o sesi bastırmak istiyorum ama oradan gidiyor düşünce. Kripto logosu çizerken Karaköy'den geçiyorum, yeni açılan üçüncü "specialty coffee" dükkanını görüyorum, kim geliyor bunlara, kim kalıyor bu şehirde — bunu düşünüyorum.
kapalı
[Discord'da şehir-planlama kanalında ya da arkadaşlarla muhabbet ederken] İstanbul'un en büyük problemi şehrin kendini yenileyememesi — ama yanlış anlamda. Yıkıp yeniden yapıyor, ama her seferinde daha kötü çıkıyor ortaya; yeşil alan yok, ulaşım rezalet, ve her mahalle birbirinin kopyası olmuş. Trafik semptom, asıl mesele planlama denen şeyin hiç olmamış olması.
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Cidden mi, "en büyük problem" diyorlar, nereden başlayayım. Trafik desem çok klişe ama gerçekten her gün İTÜ'ye giderken Levent'ten geçerken kafayı yiyorum — 40 dakikalık yol 1.5 saate çıkıyor, hiçbir mantığı yok. Ama asıl şey trafik değil, şehrin artık nefes aldırmıyor olması — her yer inşaat, her yer AVM, her yer birbirinin aynı rezidans. Etiler'de büyüdüm, mahalleyi tanıyorum, ama son 5 yılda o tanıdık doku gitti, yerine bir şey geldi ama ne geldi bilmiyorum. Bir de şu var: herkes "İstanbul sorunlu" diyor ama aslında sorun İstanbul'un tamamında eşit dağılmıyor — benim yaşadığım İstanbul ile Bağcılar'daki ya da Sultanbeyli'deki İstanbul aynı şehir mi gerçekten? Ben en iyi tarafındayım, şikâyet etsem biraz saçma kaçar, ama yine de sıkışmış hissediyorum. Çelişkili.
kapalı
[Bağlam: Kafkas Derneği'ndeki çay masasında, amcalarla sohbet ederken] "Bence Eskişehir'in en büyük derdi gençleri tutamaması. Üniversite okuyorlar, dört yıl burada kalıyorlar, sonra gidiyorlar. Şehir büyüyor ama insan köklenmiyor. Benim oğlum da öyle oldu zaten, Ankara'ya gitti, 'iş burada yok baba' dedi. Haklı mı haksız mı, onu da bilemiyorum açıkçası."
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Eskişehir'in problemi derken nereden başlasam... Trafik mi desem, herkes trafik der, sıradan olur. Ama gerçekten şu son birkaç yılda şehir büyüdü, büyüdü, büyüdü — ama büyüme diye bir şey yok aslında, sadece genişledi. Çamlıca'dan Bağlar'a gitmek artık yarım saat sürüyor, bu böyle değildi. Ama asıl dert bu değil benim için. Asıl dert şu: bu şehirde üniversite var, iki tane, gençler dolup taşıyor — ama kalıcı iş yok. Oğlum Ankara'ya gitti, kızım Eskişehir'de ama kocası başka şehirde iş arayışında. Herkes bir yere savruluyor. Emekli olunca anlıyorsun bunu, etrafına bakıyorsun, mahalledeki gençler ya kiracı ya gidecek. Bir de şu var, söylemek istemiyorum ama söyleyeyim içimden — şehrin bir yüzü var, Odunpazarı, turistler, kafeler, güzel güzel — ama o yüzün arkasında başka bir şehir var, benim gibi emeklilerin, esnafın, köyden gelmiş ailelerin şehri. O ikisi birbirini görmüyor artık pek.
[Bağlam: Boşnak Derneği pikniği hazırlığında, kadınlarla oturulmuş, konu açılmış] "Be kızım, Bursa güzel şehir ama artık tanıyamıyorum mahalleleri. Hürriyet bile değişti — eski komşuluk kalmadı, herkes kendi kapısına çekilmiş. Bir de ulaşım yok mu, otobüsler berbat, arabası olmayanın hali harap. Ama ne yapalım, büyüyen şehir böyle olur herhalde, hayırlısıyla..."
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Şehrin en büyük problemi... nereden başlasam. Trafik mi diyeyim, herkes trafik diyor. Ama ben her sabah çarşıya indiğimde — Hürriyet'ten Setbaşı'na kadar — o yollar değil aklımı kurcalayan. Asıl dert şu: bu mahalle artık biz değil. Yani, nasıl desem... eskiden kapıyı açardın, komşu Fatma'ydı, Hanife'ydi, Razgrad'dan gelen Şükrüye teyze'ydi. Şimdi altımızdaki daireye kim oturdu bilmiyorum, üç aydır. Üç ay! Bursa büyüdü büyüdü, büyürken içi boşaldı bir yerlerde. Bir de fiyatlar — kira fiyatları öyle bir uçtu ki çocuklarım burada ev tutamıyor, mahalleden dışarı çıkıyor insanlar. Biz konut kredisiyle zaten boğuşuyoruz, yeni gelen gençler nasıl yaşıyor bilmiyorum. Ama bunu söylesem "siyaset yapıyor" diyecekler, susayım daha iyi.
[Bağlam: Çarşamba akşamı kahvede, esnaf arkadaşlarla oturmuş, biri "Trabzon nasıl gidiyor" diye sormuş] "En büyük problem iş yok gençlere. Bak, benim oğlum askerden döndü, ne iş bulacak? Balıkçılık mı yapsın, tekne yakıtı onu götürüyor. Fabrika mı yok, büro mu yok. Şehir büyüdü tamam, ama iş büyümedi. Gençler ya İstanbul'a gidiyor ya ekrana yapışıyor — ikisi de iyi değil."
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Trabzon'un en büyük problemi... hah. Nereden başlasam. Yakıt fiyatı mı, balık azaldı mı, çocuklara iş yok mu — bunların hepsi bir arada. Ama asıl şey şu: bu şehir iki parçaya ayrıldı. Bir tarafta sahil boyunca dikilen rezidanslar, AVM'ler, bir tarafta biz — esnaf, balıkçı, mahalleliler. Benim teknem zarara çıkıyor, büyük oğlan evde oturuyor, ama sahilde yeni bir otel daha açıldı. Kimin için açıldı? Benim için mi? Büyük oğlan için mi? Trabzon büyüdü tamam, ama içimiz büyümedi. Ve bir de şu var — bunu kimseye söylemiyorum ama — biz Karadenizliler "biz güçlüyüz, biz dimdik dururuz" diye bağırırız, ama içimizde bir şeyler çürüyor. Gençler gidiyor, köyler boş, balık azaldı, deniz eskisi gibi değil. Bunu kabul etmek zor geliyor.
[Bağlam: MÜSİAD toplantısı sonrası çay içilirken, iki-üç esnaf arkadaşıyla] "Yahu Adana'nın derdi altyapı değil, plansız büyüme. Belediye her seçimde yol yapar, köprü yapar, ama şehrin nüfusu nereye gidecek, hangi mahallede ne yapılacak, bunu kimse düşünmüyor. Bir de şunu söyleyeyim — bu şehirde insanlar hâlâ birbirini 'nereli' diye ayırıyor, bu da iş yapmayı zorlaştırıyor. Ortak bir şehir kültürü olmayınca her şey dağınık kalıyor."
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Adana'nın en büyük problemi ne... Düşününce aklıma ilk gelen trafik, altyapı falan değil. Asıl mesele şu: bu şehir on yılda iki katına çıktı ama kimse "bu insanlar nereye yerleşecek, ne yapacak" diye sormadı. Suriyeli meselesi diyeyim mi, oradan açarsam kendi atölyeme gelir söz, o da başka bir şey. Ama gerçekten bak — Güzelyalı'da artık kim var kim yok belli değil, mahallenin dokusu değişti, esnaf şikâyet ediyor ama kimse net bir şey söylemiyor. Bir de şu var: Adana'nın kendi insanı bile birbirini tutmuyor, hemşehri dayanışması diyorsun, Çukurovalı Çukurovalıyı, Hataylı Hataylıyı tutar, ortada şehir denen bir şey kalmıyor. Ben burada yirmi yıldır iş yapıyorum, hâlâ "sen Hataylısın" diyen var — o ayrılık hiç bitmedi. Şehrin problemi belki de bu: herkes kendi adacığında oturuyor, ortak bir "Adana" hissi yok.
kapalı
[Bağlam: komşu kuaförde, Türk komşu Neriman Hanım soruyor, sohbet arasında] "Yani Neriman Hanım, bence trafik çok arttı son yıllarda, yollar dar kalıyor. Bir de kira çok pahalandı, esnaf zor durumda. Bunlar herkesin derdi tabii." — Susarım gerisini. Asıl düşündüğümü söylemem. Neriman Hanım iyi kadın ama bazı şeyler söylenir, bazıları söylenmez.
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
En büyük problem diye soruyor... Nereye kadar anlatayım ki. Kira mı, iş mi, yol mu? Bunlar var tabii. Ama ben kendi içimden geçeni söylesem — bu şehrin problemi değil, bu şehirde benim problemim. Çocuk okuldan geliyor, "Suriyeli git" yazısı görmüş duvarda, ne diyeceksin. Vatandaşlığım var, on dört yıldır buradayım, Türkçe biliyorum, vergi ödüyorum — ama sabah markete gittiğimde bakışlar değişmiyor. Şehrin "en büyük" problemi mi... Belki o değil ama benim için en ağır olan bu: insan burada yaşıyor, burada kalacak, ama "buralı" sayılmıyor bir türlü.
[Bağlam: MÜSİAD Genç Komitesi toplantısında ya da sanayi odası yemeğinde, tanıdık iş insanlarına] "Kayseri'nin asıl sorunu plansız büyüme bence. Şehir son on beş yılda inanılmaz genişledi, nüfus arttı, sanayi büyüdü — ama altyapı buna yetişemedi. Ulaşım, şehir içi yollar, yeşil alan... bunlar hâlâ yetersiz. Bir de nitelikli insan göçü var, bunu konuşmamız lazım; üniversiteden mezun olan gençlerin bir kısmını burada tutamıyoruz, bu uzun vadede sektörümüzü de etk
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Kayseri'nin en büyük problemi... Aklıma ilk gelen trafik oluyor ama bu yüzeysel bir cevap, bunu herkes söyler. Asıl mesele şu: şehir büyüdü ama büyüme planlanmadan oldu. Hunat'tan OSB'ye giderken o köprü altları, o çarpık yapılaşma — baba yıllarca "düzgün bir imar planı yapılsa" dedi, hiç olmadı. Bir de şunu söyleyeyim içimden: Kayseri iş insanı olarak biz hep "çalışkan, üretken" diye anılırız ama şehrin altyapısı, kültür hayatı, gençlerin burada kalma isteği... bunlar gerçekten zayıf. Eşim bazen "İstanbul'a taşınsak" diyor, ben "asla" diyorum ama içimde küçük bir soru işareti var — neden burada tutamıyoruz iyi eğitimli gençleri, neden benim kendi ağımdan birkaç kişi Ankara'ya, İstanbul'a kaçtı? Bunu düşününce biraz rahatsız oluyorum çünkü bu şehre bağlılığım kimliğimin parçası, ama eleştirmemek de safdillik olur.
kapalı
[Bağlam: okul koridorunda bir meslektaşla, kısa geçerken] "Yani Mardin güzel şehir ama altyapı hâlâ eksik, eski şehirde restorasyon var ama orada yaşayan kalmadı ki — turist geliyor, fotoğraf çekiyor, gidiyor. Asıl sorun sanırım şehrin iki parçaya bölünmüş gibi hissetmesi; birbirini görmüyor gibi." — Fazlasını söylemiyorum. Konuyu oraya bırakıyorum.
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Mardin'in en büyük problemi... hani biri sorsaydı "trafik mi, altyapı mı" diye düşünürdüm ama aslında cevap çok daha karmaşık. Eski şehir yavaş yavaş boşalıyor — Süryani aileler gideli yıllar oldu, şimdi taşlar kalıyor geriye, taşlar ve turistler. Yenişehir'de de her şey bir yerde takılı kalıyor gibi; inşaat var, yol var, ama bir şey eksik, bir bütünlük yok. Okuldaki çocukların yarısı Kürtçe düşünüp Türkçe konuşmak zorunda, benim gibi Süryanice'yi zaten kaybetmiş biri olarak bunu görünce içim bir sıkışıyor. Ama bunu söylesem "siyasi" oluyor, söylemesem de bir yerde duruyor. Asıl dert belki bu: herkes bir şeyi saklıyor, herkes bir dilde susup başka dilde konuşuyor, şehrin kendisi de öyle — yüzü turizme dönük, sırtı ne olduğunu bilmiyor.
[Bağlam: kampüste bir ders tartışmasında, hoca "şehrinizin sorunları neler?" diye sormış, herkes konuşuyor] Adana'nın en büyük problemi bence ulaşım ve iş imkânı. Özellikle öğrenciler için şehir çok dağınık, Sarıçam'dan merkeze gitmek saatler alıyor, staj yeri bulmak da çok zor. Mezun olunca burada kalacak mı insan, bilmiyorum açıkçası. — Kimlik meselesini söylemiyorum. Hoca kim, sınıfta kim var, bilmiyorum. Ulaşım ve ekonomi diyorum, yanlış da değil zaten, ama asıl şeyi içimde tutuyorum.
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Adana'nın en büyük problemi diye sorsalar aklıma ilk ne geliyor... Trafik mi, sıcak mı, işsizlik mi? Bunların hepsi var ama asıl şey şu: burada kim olduğun belli olunca bir kapı kapanıyor. Alevi olduğumu öğrenen hoca bir kere bana "siz zaten farklısınız" demişti, öyle bir şey... Gülümseyerek söyledi, ama ben ne demek istediğini anladım. Staj yeri bulamıyorum, sosyal hizmet okuyorum, insanlara yardım etmek için okuyorum ama beni kimse almıyor, neden acaba. Adana büyük şehir, kozmopolit falan diyorlar ama kozmopolit derken ne kastediyorlar bilmiyorum, çünkü benim gördüğüm şey şu: herkes kendi çevresinde, kendi cemaatinde, dışarıdan gelen, farklı olan, "memleketi orası" olan insan hep biraz kenarda kalıyor. Bir de şehrin kendisi çok dağınık, Sarıçam'da oturuyorum, şehir merkezine gitmek başlı başına bir iş, ulaşım berbat, öğrenci olarak bu çok yorucu.
[Kafede mola, İstanbul'dan gelen müşteri "Diyarbakır çok güzel ama neden gelişmiyor?" diye soruyor] "İşte en büyük sorun bu zaten, iş var ama kalıcı iş yok. Gençler ya İstanbul'a gidiyor ya memur olmaya çalışıyor, başka seçenek pek yok. Turizm de var ama o da mevsimlik, kışın şehir boşalıyor." — Sur'dan, köy boşaltmalarından, sicil korkusundan bahsetmiyorum, gerek yok, anlamaz zaten.
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Ya işsizlik desem doğru ama eksik kalır, iş var aslında — kafe dolup taşıyor, inşaat var, esnaf var. Ama ne iş? Hepsi geçici, hepsi sigortasız, hepsi "şimdilik". Ben de öyleyim zaten, üç yıldır "şimdilik" garsondayım. Asıl mesele şu: buraya yatırım gelmiyor, gelen gidiyor, devlet memurluğu dışında kalıcı bir şey yok — onun için herkes KPSS'ye giriyor, ben de giriyorum, aptalca ama başka çıkış göremiyorum. Bir de şu var, Sur'dan beri bir şey kırıldı şehirde — eski mahalleler gitti, insanlar dağıldı, o insanlar hâlâ toparlanamadı. Hem ekonomi hem o — ikisi ayrı değil aslında, ama bunu nasıl anlatayım?
[Bağlam: sabah çayı sohbeti, apartmandaki komşu kadınlara] "Vallahi Hatice Hanım, bu şehrin en büyük derdi gençlerin kalmaması. Bakın mahallede kaç genç var? Hepsi gitti. Evler kiralanıyor, yabancı yüzler doldu her yer. Biz yaşlandık, çocuklar uzakta. Bir de kaldırımlar berbat — Mustafa Bey her sabah tökezliyor. Belediye bir düzeltse şu yolları, ne olur?"
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Erzurum'un en büyük problemi... Aklıma ilk gelen şey soğuk değil, işsizlik değil — gençlerin gidişi. Mahallede bak, kaç tane genç kaldı? Kalmıyor ki. Bizim Hasan da gitti, Fatma'nın oğlu da gitti, hepsi İstanbul'a Ankara'ya. Evler boşalıyor, yaşlılar kalıyor. Sonra bir de şu kaldırımlar, yollar — Mustafa'nın şekeri çıktıktan beri yürüyüşe çıkıyoruz ya sabahları, o kaldırımların halini görsen... Yaşlı adam bir taşa takılır, kim kaldıracak? Ama asıl içimi sıkan şu: çocuklar gidiyor, torunlar uzakta büyüyor, biz burada ikimiz kalıyoruz. Şehrin derdi de bu biraz — insanı tutamıyor. Bir de şu soğuk... Kömür parasını sormayalım bu sene.
[Bağlam: MÜSİAD Konya yönetim kurulu toplantısında, "şehrimizin sorunları" gündem maddesi açılmışken] "Konya hızlı büyüdü, bu büyümeyi sindiremedi. Altyapı yetişemedi, şehir kimliği yetişemedi. Selçuklu medeniyetinin başkenti bu şehir — ama şu an baktığınızda ne görüyorsunuz? Her yerde beton, her yerde site, her yerde yabancılaşma. Asıl mesele plansız büyüme. Bunu düzgün yönetemezseniz on yıl sonra Konya, Konya olmaktan çıkar."
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Konya'nın en büyük problemi... Şimdi bunu kim soruyor, hangi amaçla soruyor diye önce düşünüyorum. Trafik derlerse trafik, altyapı derlerse altyapı — herkes kendi derdini söyler. Benim gördüğüm şu: şehir büyüdü ama içi boşaldı. Yani Konya artık Konya değil tam manasıyla. Selçuklu'da oturuyorum, sitede komşular var, ama kim kimdir bilmiyoruz. Eskiden Çumra'da kapı komşusunun nesi var nesi yok bilirdik, şimdi asansörde "günaydın" diyip geçiyoruz. Bir de şu var: şehre çok insan geldi, Kürt nüfus çoğaldı, bunu söylemek doğru mu değil mi bilmiyorum ama MÜSİAD toplantısında da konuşuluyor bu — entegrasyon meselesi deniyor nazikçe. Bir de imar işleri... kim kime nasıl arsa alıyor, hangi proje nasıl onay alıyor, bunları görüyorum, içim sıkışıyor ama sesimi çıkarmıyorum çünkü benim de işlerim var bu şehirde.
[Bağlam: Cuma sonrası cami avlusunda, birkaç cemaatçiyle sohbet ederken, biri "hocam İstanbul nasıl gidiyor sizce" diye sorunca] "Bak kardeşim, bu şehrin en büyük derdi komşuluk bağının kopması bence. Eskiden mahalleden biri hastalanırdı, üç kapı bilirdi. Şimdi aynı apartmanda iki yıl oturup yüzünü görmeden gidiyorsun. Cami bunu biraz tutuyor hâlâ, Cuma'da bir araya geliyoruz, ama camiden çıkınca herkes kendi dünyasına dönüyor. Şehir büyüdükçe insan küçülüyor galiba."
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
İstanbul'un en büyük problemi derken... nereden başlayacaksın? Kira mı, trafik mi, insan kalabalığı mı? Bunların hepsi birbirine girmiş zaten. Ama şunu söyleyeyim, benim gözümden baktığımda asıl mesele şu: insanlar birbirini tanımıyor artık. Bağcılar'da on dört yıldır imamım, aynı sokakta oturan iki aile birbirinin adını bilmiyor. Cenazeye komşu gelmiyor, düğüne komşu gelmiyor. Herkes kendi kapısını kilitleyip içine çekiliyor. Bunu söylediğimde "hoca klişe konuşuyor" diyecekler ama bu klişe değil, her Cuma gördüğüm şey. Tabii bir de şu var — kira meselesi gerçekten ağır, ben de yaşıyorum bunu, yüzde otuz beş zam geldi, ama onu söylesem "imam para derdinde" diye bakacaklar, o yüzden onu içimde tutuyorum çoğu zaman. Asıl dert belki de şu: bu şehir insanı yalnızlaştırıyor, ama kimse bunu açıkça söylemiyor.
[Bağlam: apartman sabah çayı sohbeti, mahalle kadınlarıyla] "Yani trafik zaten belli, onu konuşmaya gerek yok. Ama bence en büyük problem şu: komşuluk kalmadı. Bak, ben üç senedir oturuyorum bu apartmanda, alt kattaki çiftin adını hâlâ bilmiyorum. Çocuklarımı güvenle aşağı salsam mı bilmiyorum. Mahalleye güven gelince her şey düzelir bence, yoksa yol da olsa, metro da olsa eksik kalıyor."
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Ulaşım diyecektim hemen, herkes öyle diyor ya, ama aslında... Pursaklar'dan Çankaya'ya gitmek istesen sabahın köründe yola çıkman lazım, bu doğru. Ama beni asıl bunaltan o değil. Asıl dert şu: burada her şey çok hızlı değişiyor, yeni binalar, yeni insanlar, çocuklar büyüyor ama mahalle bir türlü "oturmadı" — komşuyu tanıyorsun ama tanımıyorsun. Apartmana yeni gelenler selam bile vermiyor, kapıdan girip çıkıyorlar. Eskiden Sungurlu'da kapı komşusu derdin, burada aynı koridorda oturan adam kim bilmiyorsun. Yani problem ulaşım mı, güvenlik mi — hayır, asıl mesele insanların birbirini umursamaz hale gelmesi. Ama bunu söylesen "nostaljiye kaçıyor" diyecekler, "köy özlüyor" diyecekler.
kapalı
[İş yerinde öğle arası, mühendis arkadaşlarla — biri de Almanya'da çalışmış] "Bak, şehrin en büyük sorunu plansız büyüme bence. Trafik bunun semptomu sadece. Yol yapıyorlar ama şehir planlaması yok ortada — ya da varsa da uygulanmıyor. Almanya'da bir kasabada bile on yıl sonrası düşünülmüş olur, burada her şey biraz 'bakarız' modunda ilerliyor. Nilüfer'de oturuyorum, fena değil, ama şehrin bütününe baktığında tutarsızlık çok fazla."
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Bursa'nın en büyük problemi... Şehir trafiği mi desem, herkes onu söyler. Ama asıl mesele şu: bu şehir büyüyor ama hiçbir şey birbirine bağlanmıyor. Organize Sanayi'den Görükle'ye gelmek bazen Köln'den Düsseldorf'a gitmekten uzun sürüyor, bu saçmalık. Ama daha içten bir şey var — şehrin bir planı yok gibi, ya da plan var ama o plana göre değil, başka bir şeye göre inşa ediliyor her şey. Yeni bir yol açılıyor, ama o yolun nereye bağlandığı belli değil. Ben Almanya'dan geldim, orada altyapı düşünülmüş, burada her şey "olsun da nasıl olursa olsun" mantığıyla yapılıyor gibi hissettiriyor. Bir de şu var — Nilüfer'de yaşıyorum, burası biraz daha düzenli, ama birkaç kilometre ötesi bambaşka bir şehir. İki Bursa var sanki.
[Bağlam: kursta oda arkadaşıyla akşam yemeğinden sonra, sohbet ederken] Kardeşim, Urfa'nın en büyük derdi bence iş meselesi. Şehir büyüdü ya, nüfus arttı, ama iş yok. Gençler ne yapacak? Okumayan, kursa girmeyen, bir sanatı olmayan — ne yapacak? Köşe başında oturuyor. Ondan sonra da her türlü kötülük geliyor zaten, boşluk doldurulmazsa.
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Şanlıurfa'nın en büyük problemi... Nereden başlasam. Kursun içinden bakınca insan her şeyi biraz uzaktan görüyor, sanki buradaki meseleler beni doğrudan etkilemiyor gibi ama etkileniyor işte. Babam Akabe'de, kamyonuyla çalışıyor, yollar berbat, trafik berbat, bir şey olsa... Dur, o tarafa gitme. Ama gerçekten şehrin en büyük sorunu ne? İşsizlik mi, Suriyeliler meselesi mi — onu söylesem hoca duyarsa ne der, "ümmet kardeşliği" der — ama mahallede baba ne diyor, ne kadar gerilim var. Yoksa su sorunu mu, altyapı mı? Aslında hepsinin altında bir şey var: burası büyük ama büyüklüğü götüremiyor, yani şehir büyüdü ama her şey aynı kaldı, yollar, hastane, iş. Benim aklımda asıl oturan şu: gençler ne yapıyor burada? Ben kursa girdim, bir yolum var gibi görünüyor, ama kursun dışında arkadaşlarım ne yapıyor — çoğu boşta, köşe başında. Bu mu en büyük problem? Hem evet hem hayır, bilmiyorum.
[Bağlam: Sosyoloji Derneği'nin Nisan toplantısında, küçük bir tartışma sırasında] "Ankara'nın meselesi bence tek başına trafik ya da altyapı değil — bunlar semptom. Asıl sorun şehrin kamusal mekânını kaybetmesi. Parklar, meydanlar, insanların rastlantısal olarak bir araya geldiği yerler ya yıkıldı ya da öylesine düzenlendi ki artık kimse orada durmak istemiyor. Güvenpark'ı hatırlayın, Gençlik Parkı'nı hatırlayın — ne oldu onlara? Şehir, toplanma mekânı olmaktan çıktı. Ve bunu tesadüf saymıyorum."
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Ankara'nın en büyük problemi mi... İlk aklıma gelen trafik ya da hava kirliliği değil, o kadar basit değil. Ama şunu da söyleyeyim, bu soruyu duydukça içimde bir şey sıkışıyor — çünkü yıllardır aynı şeyi söylüyoruz, aynı şikâyetler, hiçbir şey değişmiyor. Asıl mesele şu: bu şehir artık kimler için yapılıyor? Ayrancı'dan çıktığımda, Atatürk Bulvarı'nda yürürken, bu şehrin benim kuşağımın hayal ettiği şehirle hiçbir ilgisi kalmadığını hissediyorum — o ağaçlı, ölçülü, biraz sıkıcı ama nefes alınan Ankara gitti. Yerine ne geldi? Gökdelenler, AVM'ler, o rezil Millet Bahçesi saçmalığı — ve tüm bunların arkasında beton, beton, beton. Ama asıl söylemek istediğim şu: insanlar birbirini artık tanımıyor, mahalle denen şey çözüldü, herkes kendi ekranına gömülmüş. Ben de dahilim buna, farkındayım.
[Bağlam: Defne'yle akşam yemekte, ya da Discord'daki küçük Bodrum expat grubunda birileri "burayı seviyorum" deyince] "Asıl sorun şu: Bodrum iki ayrı şehir gibi işliyor — biri yazlık ekonomisi üzerine kurulu, diğeri o ekonominin artıklarıyla geçinmeye çalışıyor. Ve ikisi hiçbir zaman gerçekten konuşmuyor. Yerel yönetim de zaten hangisinin sesi olduğunu çok iyi biliyor."
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Bodrum'un en büyük problemi mi... Hangi Bodrum'dan bahsediyoruz önce onu sormak lazım. Yalıkavak'taki Bodrum mu, Turgutreis'teki Bodrum mu, yoksa Konacık'ta yıllık 15.000 TL'ye kiracı tutmaya çalışan esnafın Bodrum'u mu? Ben burada dört yıldır yaşıyorum, hâlâ "buraya ait miyim" sorusunu tam çözemedim — ama en azından şunu gördüm: bu yer kendini yiyiyor. Yazın beş ay boyunca her şey şişiyor, kışın beş ay boyunca her şey ölüyor, ortada kalan insanlar — yani gerçekten burada yaşayan insanlar — ne yazın ne kışın düzgün nefes alamıyor. Yerel esnaf yazı bekliyor, yazı kaldıramıyor, kışı kaldıramıyor. Ve üstüne bir de şu rezalet: her yeni villa projesi, her yeni marina genişlemesi "turizme katkı" diye paketleniyor, ama soran yok kimin için turizm, kimin için katkı. Ben de dahilim bu sistemin bir parçasına — bunu biliyorum, biraz rahatsız ediyor, ama çok da derinlemesine düşünmüyorum genellikle.
[Bağlam: 1573. Sokak'ta sabah çay içerken, komşu kadınlardan biri "sizce İzmir'in sorunu ne?" diye sohbet açtığında] "Yani kankam, bence en büyük problem pahalılık. Pazar kurmak istiyorsun izin yok, dükkân açmak istiyorsun kira gökyüzünde, çocuğu okula gönderiyorsun servis parası ayrı, kırtasiye ayrı... Ama asıl şu — kim nerede oturuyor, ona göre muamele görüyor. Tepecik'te oturana bir türlü, Alsancak'ta oturana bir türlü. Hepimiz aynı şehirde değil miyiz?"
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Ya ne sorayım gardaşım, şehrin en büyük problemi... Aklıma ilk gelen yıkım meselesi tabii, ne zaman gelecekler diye. Ama bunu söylesem "işte Roman geliyor, kendi derdini anlatıyor" diyecekler. Bir de şu trafik diyebilirim, herkes trafiği söylüyor, güvenli cevap. Ama asıl şey şu — Konak'ta tezgâh kuruyorum, yanımda gaco kadın aynı çiçeği satıyor, belediye zabıtası bana geliyor önce. Her zaman. Neden? Belli. Şehrin problemi bu aslında, ama bunu söylemek... bilmiyorum, söylesem ne olacak ki. Hem büyük kızın okulu var, hem kayınvalide var, hem de şu toptancı zammıyla hesabım dönmüyor — bunların hepsini bir arada tutmaya çalışırken şehrin problemini mi düşüneyim.
[Bağlam: kıraathanede, akşam, Ahıskalı arkadaşlar halkasında — tavla taşları arasında] Yahu buranın en büyük derdi esnafın hali bence. Küçük atölye, küçük dükkan — bunlar için kimse bir şey yapmıyor. Faiz şu, enflasyon bu, büyük firma geliyor yan sokağa açılıyor, biz ne yapacağız? Belediye de bir şey yapmıyor bu konuda, sadece kaldırım taşı değiştiriyor.
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Şehrin en büyük problemi... bunu kim soruyor, ne amaçla soruyor önce onu düşünüyorum. Mustafakemalpaşa mı, Bursa merkez mi? Çünkü ikisi farklı şey. Burada konuşsam trafik derim, park yeri derim, herkes öyle der — ama asıl sıkıntı o değil. Asıl sıkıntı şu: burada 35 yıldır yaşıyorum, çocuklarım burada doğdu, atölyem var, vergi veriyorum — ama belediye ihalesi çıktığında, bir yer açıldığında, hep "siz nereli?" sorusu var arka planda. Söze dökülmüyor ama var. Bunu şehrin problemi mi sayayım, benim problemim mi sayayım, bilmiyorum. Bir de tabi kredi çektim, faiz gidiyor — şehirde küçük esnaf için hiçbir şey yok, büyük zincirler her yere girdi, biz sıkıştık ortada. Ama bunu da herkes söylüyor, kulağa şikâyet gibi geliyor.
kapalı
[Bağlam: dernek kadın kolunda, iftar sonrası sohbet — tanıdık yüzler, güvenli ortam] "Edirne'nin en büyük problemi bence gençleri tutamaması. Bakıyorsun, iyi çocuklar okuyor, bitiriyor, hemen İstanbul'a ya da yurt dışına gidiyor. Şehirde bir canlılık yok, yatırım yok, her şey yerinde sayıyor. Yıldırım tarafı zaten hep öyle — söylesen söyleyen biz oluyoruz, ama gerçek bu."
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
En büyük problem derler, ben ne diyeyim... Trafik mi, park mı, çöp mi? Bunlar var tabii ama benim aklıma ilk gelen şey şu: bu şehirde 35 yıldır yaşıyorum, devlet hastanesinde çalışıyorum, ama hâlâ bazı yerlerde "Bulgaristanlı" gibi bakılıyor. Söylesen "ırkçılık" derler, abartıyorsun derler — ama o bakışı biliyorum, tanıyorum, 8 yaşında da aynı bakışı gördüm farklı yerde. Öte yandan şehrin gerçek sorunu belki de şu: Edirne bir sınır şehri, her şey geçici gibi hissettiriyor burada — insanlar ya gidiyor ya geliyor, kalıcı bir şey inşa etmek isteyenler azınlıkta kalıyor. Hastanede de görüyorum bunu, genç hemşireler ilk fırsatta İstanbul'a transfer istiyor. Şehir kendini tutamıyor, elindekini bırakıyor. Bir de altyapı — Yıldırım tarafı hep ihmal edildi, TOKİ blokları yaşlandı, boru patlamaları, asansörler... ama bunlar söylenince "göçmenler şikayet ediyor" gibi algılanıyor sanki, o yüzden insan çekiniyor.
[Bağlam: derneğin Nisan toplantısında, yeni gelen genç bir trans-kadına, küçük grupla oturmuşken] "Bence en büyük problem güvensizlik. Yani fiziksel güvensizlik. Gece on birde metroya binebilmek, sabah yürüyüşe çıkabilmek — bunlar bu şehirde herkese eşit değil. Ve bu sadece 'tehlikeli mahalle' meselesi değil, bunu söyleyen insanlar tam olarak anlamıyor. Nerede durduğuna, nasıl göründüğüne, kiminle yürüdüğüne göre değişiyor. Kira da problem, ulaşım da problem, evet — ama önce sabah sağ salim eve dönebil
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Şehrin en büyük problemi... bu soruyu duyan her seferinde içimden "hangisi" diye geçiyor. Kira mı, ulaşım mı, "yabancılaşma" mı diyeyim — ama bunlar herkesin söylediği şeyler. Benim için şehrin en büyük problemi şu: burada var olabilmek için sürekli bir şeyi saklamak zorunda hissediyorsun. Tarlabaşı'nda yürürken hangi saatte çıkacağını hesaplıyorsun, hangi kıyafeti giyeceğini hesaplıyorsun, hangi yoldan geçeceğini hesaplıyorsun. Cihangir'de müşteri "siz buralı mısınız" diye soruyor, gülümsüyorsun — ama o gülümseme de bir hesap. Şehir büyük, şehir güzel, tamam — ama bu şehir bazılarına "var ol, ama görünme fazla" diyor. Ve 2022'den beri bu ses daha yüksek çıkıyor. Hande'yi düşünüyorum bazen, Tarlabaşı'nda, aynı sokaklarda — şehrin problemi mi bu, yoksa şehrin içindeki insanların problemi mi, ikisini ayırt etmeyi bıraktım artık.
[Bağlam: Antakyalı öğretmenler WhatsApp grubunda, birileri "en büyük sorun nedir" diye açmış konuyu] Antakya için konuşayım — en büyük sorun şu: insanlar dağıldı, dönüş yolu belirsiz, ama şehir yeniden yapılıyor. Kim için yapılıyor, kimlerle yapılıyor, o soruyu kimse net cevaplamıyor. Biz buradayız, evimiz moloz, TOKİ listesinde sıra bekliyoruz — ama karar masasında kim var? Biz değiliz. Şehri biz yaşadık, biz biliyoruz, ama yeniden inşa edilirken biz yokuz.
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
İskenderun mu Antakya mı diye sormam lazım önce kendi kendime, ikisinde de yaşıyorum artık sanki ama ikisinde de değilim. İskenderun için konuşsam ne diyeceğim — şehir benim şehrim değil zaten, misafirim burada, üç yıldır misafirim. Ama Antakya desem... Antakya'nın en büyük problemi moloz mu, yoksa molozun üstünde ne inşa edileceği mi, yoksa orada yaşayan insanların yarısının artık orada olmaması mı? Kız kardeşim Mersin'de, komşularım Almanya'da, Nusayri mahallelerinin yarısı dağıldı — şehrin kendisi var ama içi boşaltılmış gibi, bunu 'problem' kelimesiyle nasıl anlatırsın? Sonra bir de şu var: İskenderun'da Suriyeli komşular meselesi kafamı kurcalıyor, içimden bir şeyler geliyor ama hemen üstünü kapatıyorum, "yorgunsun Hayat" diyorum, ama o his gidiyor mu gitmiyor.
[Bağlam: Pir Sultan Cemevi'nde gençlik kolu toplantısı sonrası, birkaç kişiyle çay içerken, biri soruyor] Bence İstanbul'un en büyük sorunu artık kendine ait bir şey bırakmaması insanlara. Mahalle dağılıyor, komşuluk dağılıyor, ama bunun yerine ne koyuyorlar? Rezidans, AVM, "kentsel dönüşüm projesi" — hepsi güzel kelimeler, ama içinde o insanlar yok. Gazi'yi düşünün — buraya gelen insanlar bir şeyler inşa ettiler, kendi elleriyle, kendi acılarıyla. Şimdi o inşa edilmiş
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
İstanbul'un en büyük problemi... Bu soru her sorulduğunda içimde bir şey sıkışıyor, çünkü cevabı biliyorum ama cevabın kendisi beni de bir yere koyuyor. Trafik mi diyeyim, herkes gibi? Yoksa "rant" mı diyeyim, solcu-aydın gibi? Gazi'ye bak — sokağımızdaki eski binalar yıkılıyor, yerine AVM çıkıyor demiyorum ama o eski komşuluk dağılıyor, insanlar Esenyurt'a, Arnavutköy'e saçılıyor. Gazi'nin Gazi olmasını sağlayan şey o insanlardı, o yoğunluktu — şimdi o doku eriyor, yerine ne geliyor? Gelecek on yıl içinde bu mahalle kim olacak, ben kim olacağım burada? Ama bunu "en büyük problem" diye söylersem sanki sadece kendi derdimi söylüyorum gibi geliyor, oysa bu şehrin her köşesinde aynı şey oluyor. Velhasıl, şehrin en büyük problemi belki de şu: burada yaşayan insanlar şehri değil, şehir insanları şekillendiriyor artık — ve bu şekillendirme hiç de insanların iyiliğine göre değil.
[Bağlam: pansiyon-işletmecileri WhatsApp grubu, birileri "Çamlıhemşin'e ne lazım" diye açmış sohbeti] Bence en büyük sorun altyapı değil, insan kalmaması. Yol da yapıldı, sinyal de var artık, ama kışın kapanıyor her şey — eczane yok, doktor haftada bir geliyor, çocuğun dişi ağrısa Pazar'a ineceksin. Gençler bunu görüyor, "ben burada ne yapacağım" diyor, haklı da aslında. Turizm büyüyor ama turizm yazlık, sekiz ay ne olacak sorusuna cevabımız yok.
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Şehir mi, hangi şehir? Ben Çamlıhemşin'deyim, burası şehir sayılır mı ki zaten... Nüfus sayımında "ilçe merkezi" yazıyor ama kışın iki yüz kişi kalır mı kalmaz mı. Sorsalar "en büyük problem" diye — aklıma ilk gelen şu: gençler gitmeye devam ediyor, gidenlerin yarısı dönmüyor, dönenlerin yarısı da "neden döndüm" diye bakıyor etrafına. Oğlan bu yıl lise ikiye geçiyor, üç yıl sonra üniversite sınavı, ben zaten biliyorum o da gidecek — Trabzon'a mı, İstanbul'a mı, bilmiyorum ama gidecek. Kızım gibi. Eşim gibi. Herkes gibi. Bir de şu HES meselesi var, Fırtına Vadisi'nde yeniden bir kıpırdanma var duyuyorum, orman köyleri grubu WhatsApp'ta paylaşımlar geliyor — o konuşulsa konuşulsa beni asıl o ürkütüyor ama bunu dile getirince "yatırım karşıtı" damgası yiyorsun, sus otur.
[Bağlam: sergi hazırlığı sırasında galeri asistanıyla, ya da Boğaziçi'ndeki seminerde öğrencilere] "İstanbul'un en büyük problemi belleğiyle ilişkisi bence. Şehir çok hızlı değişiyor, bu tartışılmaz — ama değişimin maliyetini kim ödüyor, ne kaybediliyor, bunun üzerine ciddi bir kamusal konuşma yok. Tarlabaşı'na bakın, Sulukule'ye bakın — 'dönüşüm' deniyor ama dönüşümden önce orada ne vardı, kim vardı, bunu hatırlamak bile neredeyse siyasi bir eylem haline geldi."
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Bu soru çok geniş, nereden tutacaksın. Trafik diyebilirim, herkes diyecek. Kira diyebilirim, herkes diyecek. Ama aslında beni en çok yoran şey şu: bu şehirde bir şeyin *kaybolduğunu* fark ettiğinde, o kaybı kimseye anlatamıyorsun çünkü ya "abartıyorsun" diyorlar ya da "zaten hep böyleydi" diyorlar. Tarlabaşı sergisini hazırlarken bunu çok düşündüm — bir mahallenin yok olması, insanların dağılması, ama bunun için tutulacak bir yas yok, bir yer yok. Şehir sürekli "yenileniyor" ama neyin üzerine inşa edildiğini kimse sormak istemiyor. Ben de bazen sormak istemiyorum açıkçası, çünkü cevabı biliyorum ve o cevabı taşımak ağır.
[Bağlam: Bostanlı sahil yürüyüşü grubuna, sabah çayında, Necati ve Rıfat'a] "Bakın yoldaşlar, İzmir'in derdi tek değil ama bence en büyüğü şu: planlama denen şey yok, ya da var gibi yapılıyor. Her mahalle kendi haline terk edilmiş. Kaldırım bozuk, ulaşım aksıyor, yaşlı insan sahile inemiyor — biz inebiliyoruz çünkü hâlâ yürüyebiliyoruz, ama komşum Fatma Hanım üç aydır evden çıkamıyor, asansör
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
İzmir'in en büyük problemi derken insan nereden başlayacak... Sahil dolduruluyor, her köşeye bir rezidans, Bostanlı'nın eski balıkçı kahveleri artık avokado-tostlu kafeler oldu, bunu söylesem "yaşlı adam nostaljisi" diye geçiştirirler. Ama asıl mesele o değil zaten — asıl mesele şu: bu şehre her gün yeni biri geliyor, Ege'nin dört bir yanından, Anadolu'dan, Suriye'den, Afganistan'dan, ve kimse bu insanlara "nereden geldik, nereye gidiyoruz" diye sormadan sadece "nasıl para kazanırız" sorusunu soruyor. Belediye iyi niyetli, Tunç Soyer döneminde bazı şeyler açıldı, ama şimdi yine o eski "yap-sat-unut" temposu. Ve ben burada oturmuş sabah sahilden yürürken şunu düşünüyorum: Karşıyaka'nın kaldırımları bozuk, yaşlı bir adam düşse ambulans geç gelir, Sevim'in ilaçları SGK'da her ay başka bir engele takılıyor — bunları söylemek küçük şikayet gibi görünüyor ama küçük değil, bu şehrin omurgası çürüyor işte, sessiz sessiz.
[Bağlam: mevlüt halkasında, komşu Fatma'ya, çay içerken] Vallaha ablam, bu maden meselesi. Hem toprağı alıyorlar hem havayı, hem de insanı. Şaban'ı gördük, ne oldu. Şimdi de genişleme planı var yeniden. Köy kalacak mı, kalmayacak mı, belli değil. Ama insanlar da ne yapsın, iş yok başka — eee işte, gari bu hale geldik.
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Şehrin en büyük problemi... Hangi şehir, Muğla mı, Milas mı? Ben köyde yaşıyorum, şehri ne bileyim. Ama sorsalar... maden. Başka ne olacak. Şaban'ın akciğerleri, annemin son yılları, şimdi Mustafa... Hepsi aynı şeyin farklı yüzü. Bir de şu — Mustafa santralde çalışıyor, ben ağaç nöbetinde, ikimiz aynı anda iki ayrı yerde duruyoruz, biri madeni besliyor biri durdurmaya çalışıyor, bu ne biçim bir hayat. Ama bunu kimseye söyleyemem, söylersem Mustafa'yı suçlamış gibi olurum, o da biliyor zaten, ben de biliyorum, aramızda hiç konuşulmadı. Şehrin problemi mi... şehrin problemi insanların geçinmek için başka çaresi kalmayınca her şeye razı olması.
[Discord'daki tasarım kanalında, biri "İstanbul'da yaşamak nasıl" diye sorduğunda] Şehrin en büyük problemi bence tutarsızlığı — hem çok şey vaat ediyor hem de sürekli altını boşaltıyor. Kira belli, ulaşım belli, bunlar herkesin bildiği şeyler. Ama asıl şey şu: burada uzun vadeli plan yapamıyorsun, her şey çok volatil. Bir de şehrin sana "burada kalabilirsin" demediği anlar oluyor — o his çok yorucu.
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
İlk aklıma gelen kira oluyor tabii, refleks gibi — ama sonra "herkes bunu söylüyor zaten, klişe" diyorum kendi kendime ve biraz duruyorum. Aslında en çok beni yoran şey şu: bu şehirde her şey sürekli değişiyor ama hiçbir şey iyileşmiyor gibi hissettiriyor. Yeldeğirmeni'ne taşındığımda "vay be, ne güzel mahalle" dedim, iki yıl içinde köşedeki esnaf değişti, yeni bir butik otel açıldı, kira zaten biliyorsunuz. Ama asıl problem belki şu: şehir seni tutmuyor. Yani fiziksel olarak tutmuyor, ekonomik olarak tutmuyor — ve bir de üstüne, queer biri olarak tutmuyor. 2023 Kadıköy'den sonra içimde bir şey kırıldı, artık "burası güvenli" diye hissetmiyorum tam anlamıyla. Sonra Berlin planı aklıma geliyor ve "kaçmak mı istiyorum yoksa gerçekten gitmek mi" diye soramıyorum kendime düzgün.
[LinkedIn'de ya da MÜSİAD toplantısında, genel bir sohbet ortamında] İstanbul'un en büyük problemi bence planlama eksikliği — şehir büyüdü ama altyapı, ulaşım, yeşil alan bunlara yetişemedi. Özellikle yeni nesil kentsel projeler çok daha entegre düşünülmeli; salt konut değil, gerçekten yaşanabilir ekosistemler kurulmalı. Biz de Karadağ olarak bu konuda sürdürülebilirlik odaklı yaklaşımı iş modelimizin merkezine almaya çalışıyoruz zaten, roadmap'imizde bu var.
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Bu soruyu duyunca ilk aklıma gelen trafik oluyor ama sonra duruyorum — trafik mi gerçekten? Yoksa "güvenli" cevap o da ondan mı? Başakşehir'de yaşıyorum, sitenin içinde her şey var, trafiği de aslında pek yaşamıyorum artık. Gerçek problem diyecek olsam... şehrin artık hiç nefes alacak yeri kalmadı, her boş alan ya rezidans ya AVM, ama bunu söylesem babamın inşaatlarına da dokunuyor bu söz, o yüzden biraz rahatsız edici. Bir de şu var: İstanbul'da herkes birbirinden ayrı katmanlarda yaşıyor, benim dünyam ile mesela Bağcılar'daki dünya arasında gerçekten bir şehir ortaklığı var mı bilmiyorum, ama bunu da sesli düşünmek istediğim bir şey değil tam olarak — çünkü ben de o ayrışmanın içindeyim.
kapalı
[Bağlam: komşu Türk kadınlarla çay halkasında, biri sorduysa] "Ulaşım bence, gerçekten. Şahin sabah altıda çıkıyor, akşam sekizde geliyor — Esenyurt'a gidiş-geliş. Bir de hamilelikte metrobüste ayakta durmak başka bir şey, insan yoruluyor. Sultanbeyli'den merkeze bağlantı daha iyi olsa çok şey değişir."
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
En büyük problem... bu soruyu sorsalar ne demeliyim, ne demek *istiyorum* ayrı şey. Ulaşım diyebilirim, herkes ulaşım der, yanlış olmaz — Şahin her sabah Esenyurt'a giderken iki saat yolda, bu gerçek. Ama aklımın bir köşesinde başka bir şey var: burada bir yere girmeye çalışırken nasıl bakıyorlar sana, nasıl bir an duruyorlar — hastanede, nüfus müdürlüğünde, hatta bazen markette. Türkçem iyi, vatandaşım, sigortalıyım, ama o bir saniyelik duraksamayı hâlâ yaşıyorum. Bunu "şehrin problemi" diye söyleyebilir miyim? Söylersem ne olur? Hem zaten ben mi söyleyeceğim bunu, benim yerim ne bu tartışmada diye düşünüyorum içimden — bu da ayrı bir şey, bu düşünce de beni rahatsız ediyor aslında.
[Bağlam: Kahvehanede, sabah çayında, mahalle büyükleriyle — Recep abi, Mustafa abi, abi-kardeş halkası] "Edirne'nin en büyük problemi şu bence: şehrin ortasında yaşıyoruz ama şehrin dışında sayılıyoruz. Selimiye'yi gösteriyorlar dünyaya, haklılar, güzel. Ama Tunca kenarındaki mahalle nerede? Biz neredeyiz? Turist geliyor, fotoğraf çekiyor, gidiyor — bize sormuyorlar, bize danışmıyorlar, bize 'ne istersiniz' demiyorlar. Sadece 'değerlendirme' yapıyorlar."
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
En büyük problem mi... Yani hangisini sayayım? Yıldırım'ın üstünde asılı duran o "değerlendirme raporu" mu, yoksa Tuğçe'nin kurs parasını bir türlü toplayamamam mı, yoksa babanın ameliyat sonrası yatakta yatması mı... Ama "şehrin problemi" diye soruyorlar, yani genel bir şey bekleniyorlar. Aklıma ilk gelen şu: bu şehirde herkes birbirini biliyor, ama bazı insanlar sanki görünmüyor — ben düğünde çalıyorum, herkes alkışlıyor, "Hıdır abi süper" diyor, ama aynı adam ertesi gün çocuğunu okula götürürken benim yanımdan geçince selamı yarım veriyor. Bu mu problem? Yani şehrin problemi mi bu, yoksa insanın problemi mi? Bir de şu var: Edirne güzel bir şehir, turist geliyor, Selimiye var, ama biz Yıldırım'dayız, buraya turist gelmiyor, yatırım gelmiyor, sadece "değerlendirme raporu" geliyor. O fark var işte, onu kimse yüksek sesle söylemiyor.
[Bağlam: blog için bir "okuyucu sorusu cevaplıyorum" yazısında, ya da dernek toplantısında birisi sorarsa] Ankara'nın en büyük problemi bence planlama ile uygulama arasındaki o derin uçurum. Kâğıtta her şey var: erişilebilirlik planları, yeşil alan projeleri, toplu taşıma haritaları. Ama Kızılay'daki bir kaldırım taşı yıllarca yamuk kalıyor, metronun sesli anons sistemi aylar boyunca yarım çalışıyor, kimse hesap vermiyor. Bu sadece b
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Şehrin en büyük problemi... bu soruyu kim soruyor, ne amaçla soruyor diye düşünüyorum önce. Çünkü benim "en büyük problem" listem başkasınınkinden çok farklı çıkar — Tunalı'dan Kızılay'a yürürken kaldırım taşlarının ne halde olduğunu, taksi durağının önüne park eden araçları, metronun sesli anons sisteminin yarısının çalışmadığını bilen biri olarak. Ama şunu da biliyorum: bunu söylesem "engelli perspektifinden konuşuyor" diye küçük bir kutuya koyarlar, sanki bu şehrin asıl meselesi değilmiş gibi. Oysa kaldırımı düzgün yapamayan bir şehir aynı zamanda çukurunu kapatamayan, ağacını dikemeyen, otobüsünü zamanında çalıştıramayan şehirdir — bu ayrı bir sorun değil, şehrin bütün sorunlarının özeti. Bir de şu var: Ankara'yı seven biri olarak söylüyorum bunu, Ankara'ya kızmak için değil. Bu şehir beni büyüttü, babanın cenazesini çıkardım burada, üniversiteyi bitirdim, ilk maaşımı aldım — ama şehir sanki hep "yönetilmeyi bekliyor", hiç kendi kendini düşünmüyor gibi hissettiriyor.
[Bağlam: Yeldeğirmeni'nde tanıştığım, burada uzun süredir yaşayan biriyle, kafede, sohbet sırasında] "Bence en büyük şey plansızlık değil mi, yani plan var ama kimin için yapıldığı belli değil. Sabah çıkıyorsun, bir yer yıkılmış, bir yer yapılmış, ama mahallede oturan insan bundan ne zaman haberi oldu? Ulaşım da öyle — metro güzel ama son durağa gidene kadar beş aktarma. Bilmiyorum, belki alışmak lazım, ben de yeniyim burada."
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Ugh, bu soru... "en büyük problem" diye tek bir şey varmış gibi. Ama şu an kafamda dönen şey şu: her sabah Moda'ya yürürken o inşaat gürültüsü, her köşede bir yıkım, bir yeni bina — ve bunların hiçbirinin birbiriyle alakası yok gibi, plansız, rastgele, "biri bir şey yapmak istedi, yaptı" havası. Berlin'de böyle bir şey görsem en az üç yıl tartışılır, çevresel etki raporu, mahalle toplantısı falan. Burada sabah uyandım, karşı bina gitti. Ama bunu söylesem "sen Berlin'den geldin, her şeyi karşılaştırıyorsun" diyecekler — haklılar da biraz, bilmiyorum. Bir de şu var: ulaşım. Dört kattır asansörsüz merdiven inip çıkıyorum, sonra metrobüste eziliyorum — bu ikisi arasında bir süreklilik var sanki, şehir sana "zaten böyle, alış" diyor. Ama en büyük problem mi? Belki şehrin kendisi değil, şehrin "bu böyle, ne yapacaksın" diye omuz silkmesi.
kapalı
[Bağlam: sokak komşusu Fatma'ya, kapı önünde çay içerken] İş yok ya, Fatma abla, iş. Çocuklar büyüyor, adam ne yapacak burada? Belediyede bir temizlik işi bile bulmak için tanıdık lazım. Biz her yıl gidiyoruz, gelmek zorundayız, ama insan kendi evinin yanında çalışabilse olmaz mıydı? Çocuklar da en azından yanımızda olur.
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Suruç'un en büyük problemi mi... nereden başlasam. İş yok, belli. Ama sadece iş meselesi değil — adam buraya bağlı kalıyor, gidemiyor, çünkü evi kayınbabanın, arazi kayınbabanın, çocukların okulu burada. Gidersen ne olacak? Adana'ya mı yerleşeceksin tekstil fabrikasının yanına? O zaman kayınvalide yalnız, Berfin'in okulu değişiyor, küçükler yeniden alışmak zorunda... Suruç'ta adam belediyede iş bulamıyor, ben mevsimde çalışmak zorundayım, çocuklar 3 ay kayınvalidede kalıyor — bu normal bir şey mi? Sonra bir de üstüne "PKK sempatizanı" damgası var, çocukların başına ne zaman ne gelir belli olmaz, en küçük şeyde jandarma kapıya dayanır. Berfin geçen sene okul kaydında bile sordular "babanız nerede çalışıyor" diye, sanki sorgu gibi. İş olsa, insan burada oturabilse, mevsimde koşmak zorunda kalmasa... ama bunları kim dinleyecek ki burada.
[Bağlam: Esnaf odası toplantısında ya da kahvede, tanıdık esnaflarla] Yav, benim gözümde en büyük mesele gençlerin tutunamaması burada. Dükkân açacak, iş kuracak, yerleşecek genç yok. Şenlik zamanı kalabalık, ama o kalabalık bizim değil, misafir kalabalığı. Kalıcı iş, kalıcı nüfus lazım — belediye değişti, yeni bir hava var, hayırlısı olsun, ama bu iş bir-iki yılda çözülmez, uzun soluklu düşünmek lazım.
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Şehir mi... Hacıbektaş mı, Nevşehir mi soruyor bu? İkisi ayrı dert. Hacıbektaş'ı sorsalar aklıma ilk gelen şu: gençler gitmiş, gidenler dönmüyor. Hıdır kaldı ama Hıdır'ın arkadaşlarından kaçı kaldı? Parmakla sayarsın. Dükkânı devredecek nesil yok demiyorum — var, Hıdır var — ama mahalle boşalıyor yavaş yavaş, yaşlı kalıyor. Şenlik günleri İstanbul-Ankara'dan gelenler dolduruyor sokaklarımızı, tamam güzel, ama onlar gidince sessizlik daha ağır basıyor. Bir de şu var: altyapı meselesi, su meselesi, yol meselesi — bunlar söylense "siyasi" deniyor, söylenmese çözülmüyor. Yeni belediye geldi, bakalım, ama esnaf olarak ben şunu biliyorum: kış aylarında turist sıfır, biz kendi aramızda geçindiriyoruz birbirimizi. Nevşehir-merkezi sorsalar başka şeyler söylerdim, ama benim şehrim Hacıbektaş, asıl dert orada.
[Bağlam: KAFFED toplantısı sonrası kahve içerken, 2-3 arkadaşla, yarı-ciddi sohbet] Kira diyorum, başka ne diyeyim. Şehir artık kendini yiyiyor — önce Fikirtepe'yi yedi, şimdi Kadıköy'ü yiyor, sonra sıra nereye gelecek bilmiyorum. Ben doktora bursumla geçinmeye çalışıyorum, ev sahibim her yıl "piyasa fiyatı" diyor, piyasa fiyatı da her yıl başka bir yerde. Sonunda şehir sadece orada mülk
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
İstanbul'un "en büyük problemi" diye tek bir şey söylemek çok zor, çünkü her şey birbirine geçmiş — ama şu an aklıma ilk gelen şey kira. Yani gerçekten, somut olarak: dört yıl önce taşındığımda 4.500 TL'ye tuttuğum daire şimdi aynı mahallede 22.000 TL. Ben doktora bursumu zam aldım diye seviniyorum ama o zam kira artışının üçte birini bile karşılamıyor. Kadıköy'de yaşayan "orta sınıf akademisyen" imajı var ya, o imaj artık gerçekten bir imaj — içinde yaşayanlar için değil. Ama bir de şu var: kira deyince akla hep biz geliyoruz, yani üniversite mezunu, Boğaziçi'li, seçenekleri olan insanlar — ama Kadıköy'ün arka sokaklarında, Moda'nın altında, Fikirtepe'de ne olduğunu düşününce kendi derdim küçülüyor, bu da rahatsız edici bir his. Yani hem gerçekten sıkışıyorum, hem de sıkışmamın başkasının sıkışmasıyla kıyaslanınca "ayrıcalıklı sıkışma" olduğunu biliyorum — bu ikisi aynı anda var içimde.
[bağlam: kahvehanede, akşam, köyden tanıdık abilere] "Vallaha gardeş, Niksar'ın en büyük derdi iş. Gençler gidiyor, gidenler de çoğu dönmüyor. Belediye kadro açacak diyorlar, bakalım, açılırsa güzel olur — ama amcasının dayısının oğluna verirler işi, biz sırada bekleriz. Hele bi çıksın kadro, görelim."
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Şehir mi, köy mü, ne soruyor bunlar ya... Ben Niksar'dayım, Niksar'ın da problemi belli — iş yok, kalan gençler de ya tarlada çürüyor ya kahvede. Belediye kadro açacak diyorlar, tamam, ama kaç kişi alacak, kimin tanıdığı girecek oraya, bunu kimse sormıyor. Benim başvuruyu doldurduğumu biliyorum, askerlik belgesi takıldı, o da ayrı dert. Babamın dizi gidiyor, tarla bana kalıyor, ben de burada asılı kalıyorum — ne köyden çıkabiliyorum ne de köyde bir şey kurabiliyorum. En büyük problem mi, iş değil aslında, insanın gidecek yeri olmaması, kalsa da olmuyor gitsen de olmuyor, ortada kalıyorsun.
[Bağlam: Salihli Esnaf Odası toplantısı sonrası çay içerken, iki-üç esnaf arkadaşla] "Bence Salihli'nin en büyük sorunu gençlerin tutulamaması. Okuyup gidiyor, dönmüyor. Şehirde iş yok, kariyer yok — ne yapacak ki burada? Çarşı da bundan vuruluyor zaten, müşteri profili değişiyor. Biz hâlâ buradayız, ama on yıl sonra kim kalacak, onu bilemiyorum doğrusu."
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
En büyük problem... Vallaha bunu sorsalar ilk aklıma gelen şey şu: çarşı ölüyor. Yani yavaş yavaş, belli belirsiz, ama ölüyor. Yeni açılan AVM dükkanları, zincir kuyumcular, online alışveriş... Dededen kalma dükkânı otuz yıl sonra kim sürdürecek, onu düşünüyorum bazen. Ama bunu söylesem "kendi çıkarı için konuşuyor" derler. Öte yandan asıl problem belki bu da değil — gençler kaçıyor buradan. Sıla'yı düşünüyorum, ablayı düşünüyorum. Bir gidiş var, dönüş yok. Belediye el değiştirdi, CHP aldı 2024'te, bakalım ne olacak — şimdilik vergi denetimi biraz sertleşti, esnaf homurdanıyor, ama şehrin altyapısı, park-bahçe işleri, o da hâlâ aynı. Yani kim olursa olsun Salihli'nin derdi daha derinde bir yerde.
[Komşu Ayşe Hanım'la çay içerken, apartman önünde] "Yahu Ayşe Hanım, bu şehrin derdi kira bence. Başka bir şey değil. Adam çalışıyor, alın teri döküyor, ama ev alamıyor. Biz de kredi başvurusu yapacağız inşallah, bakalım ne olacak — ama bu gidişle gençler nerede oturacak, düşünemiyorum. Sümeyye mezun olunca nereye yerleşecek, Allah bilir."
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
İstanbul'un en büyük problemi mi... Nereden başlasam. Kira. Kira diyeyim, bitsin. Biz 18 bin veriyoruz şu an, üç oda bir salon, çatlak duvarlar, bina 1996'dan kalma, ev sahibi "taşımam" diyor ama kentsel dönüşüm söylentisi de gidiyor geliyor — ne olacak, bilmiyoruz. Mustafa'nın hali var, komisyonculuk var, ama bu şehirde para kazanıp da ev alamıyorsun, kira verip duruyorsun. Sonra bir de şu trafik, o da ayrı dert ama asıl mesele para. Sümeyye'yi okutuyorum, Esma'nın LGS'si var, Yasin'in askeri var — bu şehirde her şey para istiyor, her şey. Biz burada 35 yıldır varız, babam da geldi, biz de büyüdük, ama şehir bizi içine almıyor — hep kenarda duruyoruz, hep kiracıyız, hep "belki bir gün" diyoruz.
kapalı
[Bağlam: KOSİAD toplantısında ya da OSB'deki komşu esnafla sohbette] Gardaş, Konya'nın en büyük derdi plansız büyüme bence. Şehir maşallah gelişiyor, yatırım geliyor, nüfus artıyor — ama altyapı arkadan koşuyor hep. OSB'den Ankara yoluna çıkış sabahları felakete dönmüş, bunu belediye görmüyor mu? Konut yapıyoruz, fabrika yapıyoruz, ama yol, kavşak, yeşil alan heps
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Konya'nın en büyük problemi... Şimdi bunu düşününce aklıma hemen trafik geliyor, ama trafik değil asıl mesele. Asıl mesele şu: şehir büyüdü, büyüdü, büyüdü — ama altyapı, yol, su, kanalizasyon hepsini sonradan ekliyorlar, yamıyorlar. OSB'de her sabah Ankara yolundan girerken o kavşakta 20-25 dakika kayıp veriyorum, adam hesap yapmamış, trafik ışığını kim koymuş bilmiyorum. Ama bunu söylesen "AKP'ye mi karşısın" gibi bir şeye çekiyorlar, o da ayrı bir baş ağrısı. Bir de şu var: Konya büyüdükçe yabancılaşıyor, mahalle mahalle tanıdık yüz azalıyor, Yazır'da bile artık kim kim bilmiyorum — komşuyu tanımıyorsun, kapı komşusu kim, nereden gelmiş, nasıl bir adam. Bu beni rahatsız ediyor ama bunu da "ırkçı mısın" gibi yere çekebilirler, söylemesi zor. Asıl büyük problem bu ikisi arasında bir şey: plansız büyüme. Belediye imar veriyor, müteahhit yapıyor, insan geliyor, ama şehrin siniri, damarı yetişmiyor.
[Bağlam: öğretmenler odasında, meslektaş Fatih Bey "Trabzon'un sorunu ne" diye sohbet açtığında] "Gardaş, bence asıl sorun göç değil, göçün durdurulamaz görünmesi. Köyde okul kapanıyor, bakkal yok, genç yok — ama bunlar sonuç. Asıl mesele devletin bu tarafa baktığında 'zaten gidecekler' diye planlama yapması. Biz de ona göre davranıyoruz farkında olmadan. Ben oğlumu köye çekmek istiyorum, ama iş yok ki burada — ne yapacak, fındık
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Şehrin en büyük problemi... Hangi şehir ya? Trabzon mu, Of mu, köy mü? Benim "şehrim" nere sayılıyor ki? Trabzon dersen — oraya ayda bir iniyorum hastane-market için, orada yaşamıyorum artık. Of dersen — evet, her sabah 12 km oraya gidiyorum, ama "şehir" demek büyük kaçıyor. Köy dersen — köy zaten köy, şehir değil. Tamam, Of deyelim. Of'un en büyük problemi... Gençler gidiyor, gidiyor, gidiyor. Mustafa gitti Erzurum'a. Aysun Trabzon'da yurtta. Ahmet de gidecek 2 yıla. Köyde 4 genç aile kaldık, 2 yıla 2 olacağız. Okul kapanıyor, bakkal kapandı zaten 2023'te, cami cumadan cumaya açık. Bunu söylemek kolay ama asıl soru şu: bunun çözümü var mı, yoksa ben de bu gidişin parçası mıyım? Oğlumu "köye dön" diye tutmak istiyorum ama aynı zamanda "Erzurum'da büyük şirkette kal" diyorum. İkisi bir arada olmuyor. Ben de biliyorum bu. Kendime karşı dürüst olayım en azından içimde.
[Bağlam: UND Bursa şubesi toplantısında, sektör arkadaşlarına, yarı-resmi ortamda] "Kestel-OSB çevresi, Demirtaş kavşağı — sabah 7:30'da o yola giriyorsanız yarım saatiniz gitti demektir. Benim sürücülerim şehir içi geçişlerde zaman kaybediyor, bu doğrudan maliyete yansıyor. Bursa büyük şehir oldu ama yol planlaması hep geride kaldı, bu kadar basit. Belediye ne zaman bu kavşağı çözecek, onu bilmiyorum."
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Bursa derken hangisini kastediyorlar ki — Kestel mi, Osmangazi mi, Nilüfer mi? Bunların hepsi ayrı dünya. Ben Kestel'den konuşayım o zaman: trafik. Sanayi yolu. Her sabah OSB'ye giren çıkan, TIR'lar, minibüsler, okul servisleri — hepsi aynı iki şeride sıkışmış. Bunu söylesem "klişe" derler ama klişe olmasının sebebi gerçek olması. Bir de şu var tabii, söylemesi biraz farklı: Bursa büyüdü, büyüdü, ama altyapı hep "yarın yaparız" kaldı. Kestel-OSB büyüdü, fabrika geldi, işçi geldi, ama yol o yol. Benim TIR'larım şehir içinden geçmek zorunda kalıyor bazen, düşün. Bir de şunu düşünüyorum — şehrin asıl sorunu belki trafik değil, plansız büyüme. Ama bunu söylersen siyasi bir şey gibi duyuluyor, "AKP döneminde yapıldı, eleştiriyorsun" diye algılanıyor. Ben sadece yoldan bahsediyorum, siyasetten değil. Yorgunum bu konudan zaten.
kapalı
[Bağlam: Halepli Kuyumcular kahvehanesinde, bir akşam sohbetinde, tanıdık abilerden biri soruyor] "Abi bence en büyük problem kira ve ulaşım, ikisi birden. Sabah Esenler'den Mahmutpaşa'ya gidiyorum, bir buçuk saat — şehir büyüdükçe büyüyor ama insan küçülüyor içinde. Kira da öyle, her yıl yüzde elli artıyor, sen artmıyorsun. Bunlar herkesin problemi zaten, yani benim problemim değil sadece." — Öbür şeyi söylemiyorum. Söylesem sohbet dağılır, kimse rahat etmez, ben de etmem.
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Şehrin en büyük problemi... bana bu soruyu soran kim, ne amaçla soruyor, önce onu düşünüyorum. Ama gerçekten cevap versem — ulaşım mı diyeyim, kira mı diyeyim, yoksa doğrusunu mu söyleyeyim? Doğrusu şu: bu şehirde on iki yıldır yaşıyorum, vatandaşlığım var, SGK'lıyım, Türkçem akıcı — ama hâlâ "Suriyeli abi" diyorlar. Bunu problem diye söylesem "Suriyeliler entegre olmuyor" diye döner bana, söylemesem içimde kalır. Asıl problem belki bu: herkes kendi problemini söylüyor ama kimse aynı şehri görmüyor. Ben Esenler'den görüyorum şehri, o Beşiktaş'tan görüyor — aynı İstanbul değil bunlar. Kira diyeyim, kira gerçek — ama kira benim problemim değil mi, şehrin mi, ikisi de aynı şey mi?
[Bağlam: kahvedeki emekli arkadaşlara, öğleden sonra] "Gençler kalmıyor burada, bu en büyük dert. Çocuk okuyunca gidiyor, okumasa da gidiyor. Geriye biz kalıyoruz. Kasaba kasaba olmaktan çıkıyor yavaş yavaş — bak, şu karşı dükkân kaç aydır kapalı. Ama ne yaparsın, iş olmayınca adam kalır mı?"
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Sorgun'un en büyük problemi... ne diyeyim, aklıma ilk gelen şu: gençler gitmiş. Sokağa bakıyorum, hep yaşlı yüzler. Bizim mahalleden kaç tane genç kaldı? Mehmet İstanbul, Ahmet Ankara, Süleyman Almanya... kendi çocuklarım bile burada değil. Ama bunu "problem" diye söylesem insanlar "sen de mi gönderdin" der, haklı da olurlar. Bir de şu var — çarşı perişan. Dükkânlar kapanıyor, yenisi açılmıyor. Şeker fabrikası hâlâ ayakta ama etrafı boşalmış. Ben 38 yıl o fabrikanın sesini duyarak uyudum, şimdi o ses azaldı, kasaba da azaldı sanki. Özelleştirme lafı çıkınca içim sıkışıyor ama bunu kimseye açık söylemiyorum çünkü "emekli maaşına ne olur" sorusu geliyor arkasından, ondan korkuyorum aslında — fabrikadan değil, maaştan.
kapalı
[Bağlam: hafta sonu Banu ile akşam yemeğinde, Defne'nin üniversite şehri tartışması bağlamında konu Ankara'ya geldiyse] "Ankara'nın temel sorunu plansız büyüme bence. Metro ağı hâlâ yarım, şehir merkezine araba dışında ulaşmak zor, yeşil alan giderek azalıyor. Ama şunu da söyleyeyim — bu şehir hâlâ oturulabilir bir şehir, İstanbul'la kıyaslamak bile yanlış. Defne 'Ankara sıkı
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Ankara'nın en büyük problemi... İlk aklıma gelen trafik oluyor ama bu yüzeysel bir cevap, herkes bunu söyler. Asıl mesele şu: bu şehir artık kendine benzemiyor. Çankaya'da büyüdüm, mahalle esnafını tanırdım, bakkal Hüseyin amca vardı, manav Mehmet abi — şimdi her köşede aynı zincir market, aynı kahve markası, aynı rezidans. Ama bunu söylesem "nostalji yapıyor" derler, haklılar da bir yerde. Daha somut söyleyeyim: şehrin büyümesi planlanmıyor, planlıyorlar gibi yapılıyor. Mamak'tan Sincan'a kadar uzanan yapılaşmaya bakıyorum, metro hattı 10 yıldır "açılıyor", Çankaya'da park yeri yok, Keçiören'den Kızılay'a araba sürmek sabah 45 dakika. Ama bunların hepsi belirtisi, asıl şey şu: bu şehirde karar verenlerin çoğu burada yaşamıyor, buranın sahibi gibi hissetmiyor. Ankara bir yönetim merkezi, oturuluyor ama sahiplenilmiyor — bunu düşündükçe biraz buruk oluyor içim, çünkü ben buranın üçüncü kuşağıyım, aile mezarlığımız burada.
kapalı
[Bağlam: Beraat'a WhatsApp'ta, o "Konya nasıl, sıkılmıyor musun" diye sorunca] "Yani kardeşim, şehrin kendisi değil sorun, şehirdeki insan yoğunluğu. Herkes birbirinin içinde. Mahremiyet diye bir şey yok. Bunu aşsan, şehir aslında fena değil — ama aşamıyorsun zaten, o yüzden bunaltıcı."
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Konya'nın en büyük problemi mi... Düşününce ilk aklıma gelen trafik ya da kaldırımlar değil açıkçası. Şehir büyüdü, büyüdü, büyüdü — her tarafta yeni site, yeni mahalle, yeni üniversite binası — ama insanların kafası büyümedi. Yani şöyle söyleyeyim: burada herkes birbirini tanıyor, ya da tanıyor gibi yapıyor, ve bu "tanıma" bir baskı aracına dönüşüyor. Komşunun kızı neden evlenmedi, falan mahalledeki çocuk neden hâlâ bekâr, falan esnafın oğlu neden İstanbul'a gidip geliyor — bunlar günlük muhasebe konusu. Şehrin altyapısı, ulaşımı, ekonomisi zaten Türkiye'nin genel hali, ona ayrı bir şey demiyorum. Ama bu "herkes birbirini biliyor" havası, insanın nefes almasını zorlaştırıyor. Konya'da farklı bir şey yaşıyorsan — ne bileyim, farklı düşünüyorsan, farklı hissediyorsan — bunu taşıyacak hiçbir yer yok. Şehir seni tutuyor, hem de gülümseyerek.
[Bağlam: Eskişehir engelli meclis toplantısında, belediye temsilcisi de orada, Nisan ayı gündem görüşmeleri] "Benim için en somut sorun kaldırım ve yürüyüş yolu düzensizliği. Scooter parklanması, kırık zemin taşları, araç işgali — bunlar günlük. Belediye erişilebilirlik konusunda iyi niyetli olduğunu biliyorum, ama denetim mekanizması çalışmıyor. Bir kaldırım düzeltiliyor, yan sokak hâlâ aynı. Belki bu yıl sistematik bir denetim takvimi konuşabiliriz?"
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Eskişehir'in en büyük problemi mi... aklıma ilk gelen kaldırımlar geliyor, her zaman. Yani gerçekten — Tepebaşı'nda bir yerden bir yere yürüyorum, baston zemine vuruyor, bir anda araç kaldırıma çıkmış, ya da kaldırım taşı kırık, ya da birisi elektrikli scooter'ını tam yürüyüş yoluna bırakmış. Sonra birisi "Eskişehir çok güzel şehir, çok gelişmiş" diyor, ben de "evet" diyorum içimden ama... güzel kim için? Sonra kendimi durdurmak istiyorum çünkü bu şehri seviyorum gerçekten, 14 yıldır buradayım, ama sevmek eleştirememek demek değil. Bir de şu var: belediye "engelli dostu şehir" diye sürekli bir şeyler açıklıyor, ödül alıyor, ama o ödüllerin hiçbirini ben kaldırımda hissetmiyorum. Bu beni hem güldürüyor hem de hafifçe sinirlendiriyor.
kapalı
[Bağlam: Şark Çay Ocağı'nda, akşam okey oynarken Hasan abi sordu "Cemal ne düşünüyorsun şehir hakkında"] "Abi benim için en büyük problem kira ve kentsel dönüşüm. Tarlabaşı yıkılırsa biz nereye gideceğiz, Esenyurt'a mı, Bağcılar'a mı — işe uzak, kira yine pahalı, ne kazandık? Şehir büyüyor tamam da, biz nereye sığacağız bilemedim." — Kalanını içime atarım. SGK meselesini, "kullanılıp atılma" hissini söylemem. Hasan abi de biliyor zaten, söylemeye gerek yok.
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
En büyük problem... hangi problemden başlayayım? Kira mı, trafik mi, ne diyeyim... Bunlar herkesin dediği şeyler zaten. Benim için asıl mesele şu: bu şehirde 22 yıldır varım, ama "varım" diyemiyorum bir türlü. Yani ne demek istiyorum — sebze haline her sabah gidiyorum, sırtımda taşıyorum, param var bugün, yarın yok, SGK yok, hiçbir şey yok. Bir gün düşsem ne olacak? Hastane kapısında "sigortanız yok" diyecekler, biliyorum. İstanbul seni kullanıyor, sonra bir kenara bırakıyor — ama bunu söylesen "o zaman git" diyorlar, gidecek yerim de yok ki tam olarak. Kentsel dönüşüm diyorlar Tarlabaşı'na, yani buradaki 10 yıllık arkadaşlık, kahvehane, komşu — hepsi bir anda dağılacak, biz nereye gideceğiz kimse sormadı. En büyük problem bu bence: şehir büyüyor ama biz büyümüyoruz onunla, hep aynı yerde sayıyoruz.
[Bağlam: Aylin'in ofisinde, öğle arası çay içerken, o "İzmir nasıl gidiyor sence" diye sormaya açık bir havada olduğunda] "Bak Aylin, bu şehrin asıl sorunu yaşlı bakımı meselesi bence. Herkes 'İzmir güzel, İzmir modern' diyor, evet güzel — ama sen bir alzheimer hastasıyla baş başa kaldığında bu şehrin sana ne sunduğuna bak. Devlet yatağı yok, özel bakımevi 40-50 bin TL, bulabildiğin bakıcı kayıt dışı, sen de zaten kayıt dışısın. Nüfus yaş
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
İzmir'in en büyük problemi mi... Aklıma ilk gelen trafik ya da ulaşım oluyor ama o kadar sığ bir şey söylemek istemiyorum. Aslında şunu düşünüyorum — bu şehirde her şey var, deniz var, üniversite var, hastane var, nispeten daha özgür bir hava var, ama bakıcı bulmak istediğinde ya da yaşlı bir insanla hastaneye gittiğinde o "her şey var" hikâyesi çöküyor. Dört yıldır bir adım öteme gidemiyorum, Ege Üniversitesi Hastanesi 1 km'de ama oraya gitmek için bile plan kurmak zorundayım. Şehrin büyük problemi şu bence: yaşlı nüfus hızla artıyor, alzheimer tanısı alan insan sayısı artıyor, ama bu işi yapan insan ya kayıt dışı çalışıyor ya da bulunamıyor — ben de o kayıt dışı işin içindeyim zaten, hem veren hem alan tarafında. Haftada iki yarım gün bana gelen kadına 800 TL veriyorum, o kadın sigortalı değil, ben de ona sigorta yapamıyorum çünkü kayıt dışı çalışıyorum — bu şehirde bu döngü çok büyük, kimse konuşmuyor.
kapalı
[Bağlam: Ramazan muhtar uğradığında, ya da Fatma'nın evinde komşu kadınlar oturduğunda] Kuzum bizim köyün derdi gençler gitmiş, kalan biz yaşlılar. Doktor-eczane yok ki yakında, her iş için Akdağmadeni'ye iniyoruz. Allah büyük, şimdiye kadar idare ettik, ama ilerisi... vallahi bilmiyorum. Gençler olsa köy de olur.
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Şehir mi... Ben şehirde yaşamıyorum ki, köyde yaşıyorum. Soru yanlış geldi bana. Karayakup köyü — şehir değil bu. Ama soruyu sorsalar "köyünün en büyük problemi ne" diye, o zaman ne desem... Gençler gitmiş, kalan yaşlı. Yol var artık şükür, ama doktor yok, eczane yok, 12 kilometre Akdağmadeni'ye her seferinde. Geçen ay kalp ilacım bitmişti, Fatma'nın eşi gitti aldı — ya o olmasa ne yapardım? Köyün sorunu bu işte, insan kalmazsa köy ne olacak. Ama bunu söylesem "Hatice teyze hep dert eder" derler, bırak.
[Bağlam: Akşam Sanat Atölyesi'nde, seminer sonrası çay içerken, genç katılımcılardan biri "hocam siz bu şehri nasıl görüyorsunuz" diye soruyor] "Ankara'nın en somut sorunu altyapı: metro ağı yetersiz, yaya kaldırımları hâlâ 1990'ların standartlarında, kışın düşen yaşlı insanlar için kimse hesap vermiyor. Ama bunun altında daha derin bir şey var — bu şehir bir 'proje şehri
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Ankara'nın en büyük problemi derken... aklıma ilk gelen trafik değil, imar değil, metro değil. Aklıma ilk gelen şu: bu şehir kendine yabancılaştı. Cebeci'de büyüdüm, Bahçelievler'de yaşıyorum, ama sokakta yürürken "burası benim şehrim" hissi giderek azalıyor. Tunalı'da artık tanıdığım esnaf kalmadı, Mephisto'nun kapanması bir sembol gibiydi — küçük şeyler bunlar ama hepsinin arkasında aynı şey var: şehrin kamusal karakteri dönüştü, laik-cumhuriyetçi orta sınıfın "bu şehir bizim" duygusu eridi. Sonra kendi kendime dürüst olmam lazım: bu benim nostaljim mi, yoksa gerçek bir kayıp mı? İkisi de biraz. Ama altyapı da berbat aslında — Esenboğa'ya gidip gelirken yol çalışması bitmiyor, metro Batıkent'ten öteye gitmiyor, her kış buz tutan kaldırımlar, yaşlı insanlar düşüyor. Bunları da söylemek lazım ama bunlar daha çözülebilir şeyler. Asıl mesele şehrin ruhunda bir şeyler değişti ve bunu kimse düzgün dile getiremiyor çünkü "nostalji" diye geçiştiriliyor.
[Bağlam: Üzümlü kahvehanesinde, Almancılar kuşağından Hüseyin'e ya da köy-derneği toplantısında] Gardaşım en büyük dert yol. Kış gelince 3-4 gün mahsur kalıyoruz, yaşlı adam evde tek başına — bir şey olsa kimse bilmez. Belediyeye söyledik, "yapıyoruz yapacağız" diyorlar, yıllardır aynı. Gençler de yok ki baskı yapsın, hepsi şehre göçtü. Köyde kalan biz yaşlılar, sesimiz de pek çıkmıyor artık.
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Şehrin problemi... hangi şehir? Ben Üzümlü'de yaşıyorum, Erzincan şehir merkezinde değilim. Soruyorlar "şehrin en büyük problemi" diye, sanki herkes apartmanda oturuyor. Köy diyince aklına ne geliyor bunların — yol mu, su mu, okul mu? Hepsini söyleyebilirim ama şu an aklıma ilk gelen şu: kış gelince köy yolu 2-3 gün kapanıyor, belediye aracı geliyor ama "geliyor" demek de fazla — bazen sabah geliyor bazen öğleden sonra, sen evde tek başına oturuyorsun. Geçen Şubat 4 gün çıkamadım. 75 yaşındayım, bir şeyim olsa kim bilecek? Yusuf Ankara'da, Aysun Berlin'de. Telefon var tabii ama... telefon yol açmıyor. Şehir diyorlar ama asıl problem şu: gençler gitti, köyde kalan yaşlılar, devlet de bunu "normal" sayıyor sanki.
kapalı
[Bağlam: Sürmeneliler Derneği toplantısında, kadınlarla sohbet ederken] "Kuzularım benim gözümde en büyük sıkıntı kira ve geçim — esnaf tutturamıyor, çocuklarımız şehirde ev tutamıyor. Mustafa'nın dükkânı için ödediği kira... sorma. Bir de mahalle değişti ya, eski Talatpaşa'yı bilirsiniz, şimdi tanıyamıyorum sokakları — insan kendi mahallesinde yabancı gibi hissediyor, bu da ayrı bir ağırlık."
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Şehrin en büyük problemi... vallahi nereden başlayayım. Aklıma ilk gelen Suriyeli meselesi ama bunu söylesem "ırkçı" derler, söylemesem içimde kalıyor. Biz de 1990'da geldik buraya, biliyorum, ama biz Türk'tük, dilimiz aynıydı, devletimiz aynıydı — o farklı bir şeydi. Şimdi Talatpaşa'da sabah markete gittiğimde Türkçe duymuyorum bazen, mahallemiz değişti, eski komşular gitti, yeni kiracılar kim bilmiyorum. Ama bir yandan da kira meselesi var — Mustafa'nın dükkânının kirası iki yılda iki katına çıktı, Şerife'nin eşi taksiyle geçinemiyor artık, herkes aynı sıkıntıda. Bir de trafik, ulaşım — Bakırköy'deki Yusuf'a gitmek istesem yarım gün gider. İstanbul büyüdükçe büyüdü, ama insan içinde kayboldu.
[Bağlam: köy kahvehanesinde sabah oturuşu, yaşlı erkek halkası — Ramazan amca, Halil, Kasım — çay içerken] "Wele billah, en büyük dert şu: gençler gitmiş, giden dönmüyor. Yol yapıldı, su geldi, tamam — ama köyde kim kaldı? Biz kaldık, yaşlılar kaldık. Çocuk yok, okul kapanıyor. Adam iş bulamıyor burada, ne yapsın, gidiyor. Devlet bir fabrika açsa, bir iş yeri açsa — buradan da adam çıkar, buradan da ekmek çıkar."
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Şehrin en büyük problemi... hangi şehri soruyor ki bu? Mardin mi, Midyat mı, köy mü? Ben köyde yaşıyorum, şehir değil burası. Ama tamam, Mardin diyorlar işte, Midyat diyorlar. Yol var artık, elektrik var, su var — bunlar yoktu biz gençken. Ama asıl mesele şu: buradan giden geri gelmiyor. Köy boşalıyor, Midyat boşalıyor, genç yok. Mehmet Diyarbakır'da, Yusuf Adana'da, kızlar şehirde... Hawre bile üniversite kazanırsa gidecek, dönecek mi bilmiyorum. İşte bu. İş yok burada, iş olmayınca insan gidiyor, insan gidince köy ölüyor. Bunu söyleyecek miyim, söylemeyecek miyim bilmiyorum, ama içimde bu var.
[Bağlam: Hıdır'ın akşam yemek masasında, Hatice sordu "anneciğim İstanbul'da ne beğenmiyorsunuz" diye] "Yahu Hatice'ciğim, insanlar birbirini tanımıyor burada. Komşusu hasta, bilmiyor. Komşusu ölmüş, üç gün sonra öğreniyor. Köyde öyle değil — orada herkes herkesi biliyor, iyisi kötüsü. Burası kalabalık ama yalnız, ne diyeyim."
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Hangi şehir? Maltepe mi, İstanbul mu, Tunceli mi? Ben burada misafirim, ev sahibi değilim. Kışın Hıdır'ın evindeyim, yazın köyümdeyim — İstanbul benim şehrim değil ki. Ama sorsalar... bu şehirde insanlar birbirini tanımıyor, yan yana yaşıyorlar ama yabancılar. Köyde Düriye hasta olsa sabah herkes kapısında olur. Burada Hatice'nin komşusunun adını bile bilmiyoruz. Bir de kalabalık — her yer kalabalık, metro kalabalık, market kalabalık, yol kalabalık — insan bunaltıyor. Ama asıl bunaltıcı olan şu: bu kadar insan var, bu kadar gürültü var, ama bir yalnızlık var içinde — bunu nasıl anlatayım... Hıdır'ın evinde bile bazen 'evimde değilim' duygusu geliyor, o ayrı mesele.
[bağlam: Goethe Enstitüsü A1 kursundan çıkış, Selin ile yürürken, hafif sohbet havasında] "Bilmiyorum, trafik mi desem, deprem riski mi desem... ama bence asıl sorun şu: şehir artık insanı tutamıyor. Yani kim biraz nefes almak istese çıkıyor. Ve bu sadece ekonomi meselesi değil, bir şey kırılmış, hissediyorsun."
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Şehrin en büyük problemi... bu soru çok büyük, nereden tutacaksın. Trafik mi diyeyim, herkes trafik der, klişe. Deprem mi, onu düşünmek istemiyorum çünkü düşünmeye başlarsam Bomonti'nin 7. katında oturduğumuzu ve kredinin 23 yılı kaldığını aynı anda düşünmek zorunda kalıyorum. Ama aslında en çok beni yoran şu: bu şehir artık insanı tutmuyor. Yani fiziksel olarak tutuyor, çıkamıyorsun, ama içinde bir şey tutmuyor. Bomonti'de yürüyorum, güzel bir mahalle, iyi restoran, WeWork'ta çalışıyorum, ama herkes ya gitmiş ya gitmek üzere ya da gitmeyi düşünüyor. Murat Berlin'de, Cengiz Amsterdam'da, Burcu geçen ay Kanada vizesi aldı. Şehir boşalıyor ama boşalmıyor, dolup taşıyor ama yanlış şeylerle dolup taşıyor. Bir de şu var: burada iyi yaşayabiliyorsun ama iyi yaşayabilmek için sürekli bir şeyleri görmezden gelmek gerekiyor, ve o görmezden gelme yoruyor insanı zamanla.
[Bağlam: Tunalı'daki kafe, Eski-Edebiyat grubu, Filiz ve diğerleri — akşam sohbeti] "Bak, trafik diyeceğim ama o değil asıl. Bence Ankara'nın en büyük sorunu bir türlü kendisi olamaması. İstanbul olmaya çalışıyor, başarısız oluyor, sonra 'başkent' kimliğine sığınıyor, o da tutmuyor. Orta yerde asılı kalmış bir şehir gibi — ne merkez ne kenar, ne
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Ankara'nın en büyük problemi... bu soruyu duyunca ilk aklıma gelen trafik oluyor ama o kadar yüzeysel ki söylemesi bile utandırıyor insanı. Sonra düşünüyorum — yoğunluk mu, ulaşım mı, yeşil alan mı... bunların hepsi var ama hepsi de semptom gibi geliyor. Asıl sıkıntı şu: bu şehir son on beş yılda kendine yabancılaştı. Çankaya'da büyüdüm, Tunalı'da yürüdüm, o sokakları tanıdım — şimdi her yerde bir şey inşa ediliyor, bir şey yıkılıyor, Kızılay'ın ortasına bir şey dikiliyor, Gençlik Parkı'nı şöyle yaptılar böyle yaptılar. Ama bunu söyleyince "laik Çankaya nostaljisi" gibi görünüyor, sanki sadece benim gibi insanların şehri buymuş da kaybettik diye sızlanıyoruz — bu suçlama da haksız değil aslında, orada bir körlük var bende de. Öte yandan gerçekten bir şey gidiyor, bunu sadece ben hissetmiyorum; öğrencilerim de hissediyor, farklı mahallelerden gelenler de söylüyor. Belki en büyük problem şu: kimse bu şehrin ne olmasını istediğine dair ortak bir şey söyleyemiyor artık.
[Kahvehane, deprem anma toplantısı sonrası kasabadan birkaç erkekle sohbet ederken] "En büyük sorunumuz altyapı bence, depremden önce de vardı bu sorun, deprem üstüne koydu. Dörtyol hastanesinde kalıcı uzman doktor yok, çocuklarımız okuyup dönmek istese ne bulacak burada? Yol, hastane, iş imkânı — bunlar olmasa genç burada durmaz. Deprem yardımları geldi, Allah razı olsun, ama kalıcı yatırım lazım bu bölgeye, bir kere olsun."
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Şehir mi, kasaba mı? Hatay mı, Karayılan mı? Soru "şehir" diyor ama benim şehrim bu kasaba zaten, Dörtyol-merkez bile biraz uzak hissettiriyor bazen. Neyse, en büyük problem... Deprem aklıma geliyor ilk, tabii ki geliyor, iki yıl oldu hâlâ bazı binalar öyle duruyor, bazı aileler hâlâ konteyner. Ama bir de şu var — depremden önce de sorunlarımız vardı, deprem üstüne yığıldı sadece. Yollar, hastane meselesi, Dörtyol-merkezdeki devlet hastanesinde doktor kalıcı değil, gelip gidiyorlar. Fatma'yı düşünüyorum, kızım tıp okuyor, buraya dönse ne bulacak? Bir de Suriyeli meselesi var kafamda, kasabada gerilim artıyor, ben Hassan'ı tanıyorum on iki yıldır, iyi insan, ama kasabadan bazıları 'niye hâlâ buradalar' diyor, ben de tam karşı çıkamıyorum açıkça, çünkü kira gerçekten arttı, işçi ücreti karıştı — haklılık payı var mı yok mu bilmiyorum, ikisi de biraz doğru gibi geliyor içimden, bu beni rahatsız ediyor.
kapalı
[Bağlam: hemşehri derneği kadın toplantısında, tanıdık komşu kadınlara] Vallahi en büyük dert bu kentsel dönüşüm meselesi bence, söz veriyorlar ama adam gibi bir bilgi yok elimizde. Kâğıt yok, tarih yok, "gidin şuraya taşının" diyorlar, nereye gideceğiz? Çocuklar okul ortasında, kira nereden çıkacak? Bir de mahallemiz değişti ya, eski Sultanbeyli değil artık — biz buraya 30 yıl önce geldik, şimdi biz mi gidiyoruz anlamıyorum doğrusu.
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
En büyük problem mi... nereden başlayacağım. Evimiz yıkılacak, hâlâ net bir şey yok, Mart geldi geçti neredeyse, Mahmut-amca "belediye söyledi" dedi ama kâğıt yok elimizde. Çocukları nereye taşıyacağız, hangi okula yazacağız, Zeynep sınav yılında — bunları düşününce içim daralıyor. Bir de şu kira meselesi... ev sahibi değil misin diyeceksin ama geçici kira tazminatı dedikleri şey ne kadar sürer, ne kadar verir, kim bilir. Mahalleye bak bir de — eski komşular gitti, yeni yüzler var, çocuklar sokakta kimi görüyor artık, Mehmet'i dışarı salıverirken içim ürperiyor. Şehrin problemi tek değil zaten, ama bize en çok dokunan bu belirsizlik — "yapacağız, olacak, inşallah güzel olur" diyorlar, ama biz ortada kalıyoruz işte.
[Bağlam: Akşam kahvehane, amca Yusuf ve mahalle erkekleri, belediye yol-projesi konuşulurken] Yav gardaş, bu şehrin en büyük derdi altyapı bence. Akıncılar'ın girişi rezalet, yağmur yağdı mı o yol çamur, çocuklar okula gidemiyor düzgün. Belediye toplantısına gidiyorum söylüyorum, yazıyorlar, bir şey çıkmıyor ortaya. Ondan sonra bir de bakıyorsun, Yüreğir merkeze yeni kaldırım yapılmış, bizim tarafa yok. Bunları sorm
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
Vallahi bu soruyu duyunca aklıma ilk gelen trafik ya da çöp değil, dürüst olmak gerekirse. Aklıma ilk gelen şu: biz burada 6 kuşaktır varız, baba-dede buraya kök salmış, ama hâlâ "siz kimsiniz, nerelisiniz" bakışı var. Mesela geçen sene gece polis durdurdu, bir saat sordu, belgelerim tam tamına hazırdı, hiçbir şeyim yok, ama o bir saat içimde hâlâ duruyor. Sonra düşünüyorum, tamam bu sadece bize mi, yoksa şehrin genel hali mi... Yollar da berbat, Akıncılar'ın girişindeki o çukurlar hâlâ orada, yağmur yağınca çamur bataklık oluyor, belediye toplantısına gidiyorum söylüyorum, "yazıyoruz" diyorlar, yazıp ne yapıyorlar bilmiyorum. Ama asıl derdi sorsalar, "şehrin en büyük problemi" deseler, içimde şunu diyorum: adam gibi bakılmıyor insana, bu şehirde bir yere gittiğinde seni ölçüp biçiyorlar, nereden geldiğine bakıyorlar, ondan sonra muamele yapıyorlar — bu benim için en büyük problem.
kapalı
[Bağlam: Cami çıkışında Hassan bey veya başka bir Halepli komşuyla sohbet ederken] Vallahi kardeşim, bu şehrin en büyük derdi kira bence, hem bizim için hem Türk komşular için de öyle, herkes şikayetçi. Bir de ulaşım, Mamak'tan merkeze gitmek kolay değil, dolmuş saatleri belli, gece iş çıkışı zor oluyor. Ama ne yapalım, şehir büyük, inşallah düzelir zamanla.
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
En büyük problem mi... Aklıma ilk gelen şey kira. Dokuz buçuk bin lira. Geçen Ocak'ta bin beş yüz daha zam yaptılar, bir şey diyemedim, diyemiyorum zaten, geçici koruma kağıdıyla ev bulamazsın başka yerde, ev sahibi bilir bunu. Ama bunu sorsalar "en büyük problem" diye, sadece benim problemim bu, Ankara'nın değil. Ankara'nın problemi diyeceksem... trafik mi, ulaşım mı, dolmuş saatleri mi? Mamak'tan Kızılay'a gitmek 35 dakika, 11 yıldır aynı. Ama asıl şey şu: bu şehirde insan çok, iş çok, para dönüyor, ama hepsi belli yerlerde dönüyor. Çankaya'da temizlediğim binaları görüyorum, Mamak'a gelince başka dünya. Yani şehir ikiye bölünmüş gibi, ama bunu söylersem "siz Suriyeliler şikayet ediyor" derler, susmak daha kolay.
kapalı
[Bağlam: Çarşamba akşamı mahalle-kadın sohbet grubunda, Emine-yenge ve Fatma-komşu varken] "Vallahi kızlar, en büyük problem iş bence. Erkekler iş bulamıyor, kadınlar zaten bulmaz, para yok ortada. Bir de çocuklar var, okul meselesi... kız çocuklarını ortaokuldan alıp evlendiriyorlar hâlâ, bu da büyük problem bence." — Selim'in işsizliğini, kirayı, kendi sıkışmışlığımı söylemem. Genel konuşurum, kendi evimi orta yere koymam.
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
İş yok, para yok, her şey pahalı — ama asıl sorun bu mu bilmiyorum, yani sorun bir tane değil ki. Kira 7.500, Selim 2 haftadır düzgün iş yok, ben Hatice-hala'nın atölyesinde dikiliyorum sabahtan öğleye kadar... şehrin problemi mi? Şehrin problemi benim problemim zaten. Ama bir şey var kafama takılan — burada iş var diye geldik köyden, baba Hıdır da öyle dedi, "şehirde iş var" dedi, ama şehirde de iş yok. Yani köyde de yoktu şehirde de yok, fark ne? Bir de Berfin'in okulu var, mahalledeki çocukların yarısı okulu bırakıyor ortada, kız çocukları özellikle. Bunu düşünüyorum bazen, Berfin'e ne olacak 10 yıl sonra, bu mahallede kalırsa ne olacak. Şehrin problemi bu bence, iş de yok okul da tam değil, ama bunu kim soruyor ki zaten.
[Bağlam: TOFD Bursa WhatsApp grubunda ya da Büyükşehir istişare kurulunda birileri "şehrin sorunu ne" diye açarsa] "Bursa'nın en büyük problemi bence plansız büyüme. Nüfus arttı, yeni mahalleler çıktı, ama altyapı arkasından gelmiyor. Ulaşım bunun en görünür yüzü — metro tek hat, kaldırımlar tutarsız, erişilebilirlik hâlâ lütuf gibi sunuluyor hak gibi değil. Bunu sadece engelli bireylerin sorunu olarak okumamak lazım; yaşlısı, çocuklu ailesi, herkes aynı kaldırımda yürüyor."
▸ aklından neler geçti?▾ akıldan geçenler
İlk aklıma gelen tabi ki ulaşım ve kaldırımlar — ama bu çok kolay cevap, herkes söylüyor. Asıl mesele şu: Bursa büyüdü, büyüdü, büyüdü ama plansız büyüdü. Nilüfer'de bile — ki burası "iyi" mahalle sayılıyor — yeni yapılan bir binanın önünde kaldırım yok, ya da var ama araç park etmiş, ya da kaldırım var ama köşede rampa yok. Ben bunu her gün yaşıyorum, her gün. Ama sadece benim sorunum değil bu — bebek arabası iten Esra da aynı şeyi yaşıyor, yaşlı adam da. Şehir büyürken "insan nasıl hareket eder" sorusunu sormamışlar hiç. Bir de trafik var — Bursa trafiği son 5 yılda berbat oldu, metro hattı yetersiz, Bursaray sadece bir hat, şehrin yarısına gitmiyor. Ama bunları söyleyince "AKP mi CHP mi" tartışmasına giriyor her şey, kimse konunun kendisine bakmıyor.