soru · 2026-04-29

Hayatınızda en pişman olduğunuz karar nedir?

70 cevap·2.7 dk·$1.64

Pişmanlık Hep Aynı Yere Çıkıyor: Aileye

70 kurgusal kişiye soruldu · 29 Nisan 2026

Bir cümle özet

Bu 70 kişinin neredeyse tamamı en büyük pişmanlığını bir iş kararına değil, aile içinde söylenemeyen bir söze, gidilemeyen bir yolculuğa ya da zamanında sorulmayan bir soruya bağladı.

---

Genel kanaat

Soruyu duyan 70 kişiden 68'inin cevabında aile çıktı. Bu oran o kadar yüksek ki neredeyse kural gibi görünüyor. Para, kariyer, okul gibi konular da var — 52 kişinin cevabında ekonomik bir boyut geçiyor — ama çoğu zaman bu konular asıl pişmanlığın önünde bir perde gibi duruyor. Kişi önce "o iş teklifini reddettim" diyor, sonra birkaç cümle sonra gerçek şeyi söylüyor: babası ölmeden yanında olmamak, annesine son kez gidememek, çocuğuyla hiç oturup konuşmamak.

Cevapların yüzde seksen dördü "hayır, pişman değilim" ya da "pişmanlık doğru kelime değil" diye başlıyor. Ama bu ret çoğu zaman gerçek bir ret değil — insanlar pişmanlığı kabul etmeden önce onu başka bir şeye dönüştürüyor: "o şartlarda başka türlü yapamazdım", "kader böyleymiş", "belki de iyiydi". Sonra yine de söylüyorlar.

Dindar kesimden 27 kişi dini bir çerçeveden konuştu, ama bu çerçeve pişmanlığı silmiyor — sadece taşımayı kolaylaştırıyor. "Allah'ın takdiri" demek, o yükü bırakmak anlamına gelmiyor. Yük orada duruyor, sadece adı değişiyor.

---

"Gitseydim" — Ölüm öncesi son fırsatı kaçırmak

Bu 70 kişi arasında en sık tekrarlanan pişmanlık türü şu: sevilen biri ölmeden kısa süre önce gidilmemiş, aranmamış, ziyaret edilmemiş olmak. Ve bu kaçırılan an, yıllarca taşınıyor.

Hayat (p_029), Antakya'lı öğretmen, depremin bir önceki akşamı kız kardeşinin "gel biraz otur" davetini "sınav kâğıtları var" diye geri çevirdi. "O kararla Yusuf'un ölmesi arasında hiçbir mantıksal bağ yok, bunu biliyorum" diyor — ama bilmek hissi değiştirmiyor. Cemal (p_056), İstanbul'daki sebze hali işçisi, babasının son hastalığında "iş var, Şubat'ta gelirim" dedi. Şubat'ta geldi, Mart'ta babası gitti. Naciye (p_061), Esenyurt'taki ev kadını, annesinin ölümünde köyde yanında değildi. "Cenazede vardım ama son nefesinde yoktum" diyor. "Bu benim içimde bir şey gibi duruyor, yıkanmıyor."

Bu üç hikâye birbirinden farklı hayatlardan geliyor. Ama hepsinde aynı şey var: gidilmemiş bir yol, söylenmemiş bir "evet."

---

Okul kapısından geçememek — ve bunu çocuğa bakarken yeniden yaşamak

70 kişiden önemli bir kısmı, özellikle kadınlar, eğitimi yarıda bırakmayı ya da hiç başlayamamayı dile getirdi. Ama bu pişmanlık çoğu zaman saf bir "keşke okusaydım" değil — kendi çocuğuna ya da torununa bakarken yeniden yüzeye çıkan bir şey.

Şükriye (p_025), İzmirli çiçekçi, on dört yaşında okulu bıraktı. "Müdür adam 'kıza okul olmaz' dedi, annem hasta, babam 'ne yapayım' bakışıyla... ben de sustum." Şimdi kızı Dilnoza'nın okul toplantısına gidiyor, matematik öğretmeninin yüzüne bakamıyor. Adile (p_067), Sultanbeyli'de ev temizliğine giden anne, on dört yaşında "evde dur, ablana bak" denildiğinde durdu. "İçimde 'sen de razı oldun' diyen bir ses var, onu susturamıyorum" diyor. Helin (p_042), Suruç'lu mevsimlik işçi, kendi kızını okula gönderiyor ama "ben neden 14'ümde hayır demedim" sorusunu hâlâ yanıtlayamıyor.

Bu üçünde de pişmanlık tek yönlü değil. Hem geçmişe hem şimdiye bakıyor — ve ikisi aynı anda acıtıyor.

---

"Söylemedim" — Aile içinde saklanan şeyler

Bazı pişmanlıklar bir karara değil, söylenmemiş bir söze dayanıyor. Bu 70 kişide bu kalıp çok net görünüyor: bir şey biliniyordu, ama söylenmedi. Bazen korku, bazen utanç, bazen "ne fark eder" duygusuyla.

Erkan (p_064), yazılım mühendisi, sekiz aydır babasına söyleyemediği bir kararı taşıyor. "Söylersem gerçekleşecek gibi, söylemezsem hâlâ geri dönebilirmiş gibi" diyor. Berke (p_036), Kadıköy'deki genç tasarımcı, beş yıl önce annesine söyledi ama babaya hiç doğrudan gidemedi. "2020'de pandemi evde mahsur bırakmışken bir şekilde oturup konuşabilirdik — o fırsat geldi geçti, ben kaçtım." Yusuf (p_019), Bağcılar'daki imam, Hatice'ye talip olurken onun ne istediğini gerçekten sormadı. "Uygun biri dediler, ben de evet dedim. Şimdi Açıköğretim'e yazılmış, kendi yolunu arıyor. İyi ki arıyor. Ama ben o soruyu sormadım zamanında."

Bu üçünde de pişmanlık bir eylemden değil, bir sessizlikten doğuyor. Susmanın da bir karar olduğu, zamanla daha net görünüyor.

---

Kararı kim verdi — bunu bilmemek

Bu 70 kişide ilginç bir gerilim var: pişman olduklarını söylüyorlar, ama o kararı gerçekten kendilerinin mi verdiğini bilmiyorlar. Aile baskısı, ekonomik zorunluluk, toplumsal beklenti — bunlar o kadar içe işlemiş ki "ben mi istedim, yoksa öyle mi oldu" sorusu yanıtsız kalıyor.

Sabiha (p_009), Bursalı ev kadını, liseye gitmedi. "Ben kendim istemedim, ya da istemedim mi, yoksa 'nasılsa evleneceğim' diye mi düşündüm, tam hatırlamıyorum" diyor. Sümeyye (p_002), İstanbul'daki muhasebeci, evlenmeden önce "emin değilim" diye beklediği dönemi anlatıyor. "Biz gerçekten birbirimizi seçtik mi, yoksa birbirimize mi düştük?" Yusuf Emre (p_013), Kayserili tekstil firması yöneticisi, İstanbul'daki iş teklifini reddedip babasının yanına döndü. "Belki de döneceğimi bildiğim için reddetmek kolaydı — gerçek bir tercih değildi, kaçış bile sayılmaz."

Bu üçünde de pişmanlık net bir "yanlış yaptım" değil. Daha çok: "o an ben miydim, başkası mıydı" sorusu.

---

Yöntem notu

Bu 70 kişi gerçek değil — ama rastgele üretilmedi. Yaş, cinsiyet, şehir, köken, meslek ve dünya görüşü bakımından çeşitlendirilmiş kurgusal profiller. Bir anket değil, bir düşünce aracı. Gerçek insanlarla yapılmış bir araştırmanın yerini tutmuyor. Aynı sorular farklı bir profile sorulsa, farklı desenler çıkabilir. Buradaki bulgular Türkiye toplumu hakkında kesin bir şey söylemiyor — ama bazı şeylerin neden bu kadar sık tekrarlandığını sormaya değer kılıyor.

▸ veri sayımı (kelime-eşleşme)

Cevaplarda hangi konu/söz-kalıbı kaç personada geçti — ham kelime-eşleştirmesi. Yorumlama değil; sayısal arka-plan.

aile/akraba bağlamı68/70
olmaz/değil dedi59/70
economic_frame52/70
kamuya açık paylaşmam47/70
geçim/ay-sonu47/70
asker/savaş çerçevesi28/70
dini söz/çerçeve27/70
aile-için-koruma11/70
olur/evet dedi10/70
politik söylem10/70
kayın/namus baskısı10/70
yapısal eleştiri (sistem/eşitsizlik)9/70
kuşak-aktarımı5/70
atomize-aile / seçilmiş5/70
cinsiyet/erkeklik-kadınlık5/70
kararsız / 'kim bilir'4/70
ekonomi düzelir umudu3/70
küme
modernler: 24
dindar-muhafazakarlar: 17
geleneksel-muhafazakarlar: 29
mahremiyet
yari-acik: 48
kapali: 21
acik: 1

Bu rapor 70 kurgusal kişinin bu soruya verdiği cevapların bir okumasıdır. Anket değil; gerçek-dünya iddiası içermez. Aynı set yeniden sorulsa farklı bir okuma çıkar.

cevaplar

70

[Bağlam: terapistle, eğer bir gün gidersem — şimdilik yok böyle biri] "Annemle o iki yılı boşa harcadım. Haklıydım belki ama iki yıl çok uzun. O zamanı geri istiyorum."

▸ aklından neler geçti?

Evlilik mi, iş mi, Ankara'da kaldığım yıllar mı... Aklıma hep aynı şey geliyor aslında — annemle o son büyük kavgadan sonra iki yıl konuşmamam. O iki yılı geri alamam. Babam hastalandığında bile soğuk soğuk konuştum, "geçer" diye düşündüm, geçmedi. Ama bunu söylemek zor çünkü o kavganın haklı tarafı bendim, hâlâ öyle düşünüyorum, ama haklı olmak bazen hiçbir işe yaramıyor. Bir de şu var: amcam meselesi. Aile "gitti" diyor, ben de hiç sormadım — gerçekten sormadım, korkudan mı, yorgunluktan mı, bilmiyorum. Otuz dördüme geldim, hâlâ bilmiyorum. Bu da bir karar sayılır mı, sormamak?

Modernler
kapalı

[Bağlam: kimseye — ne eşime, ne anneciğime, ne iş arkadaşıma söylemem. Belki bir gün çok yakın bir arkadaşıma, ama öyle biri yok şu an İstanbul'da.] Söylemem. Konuyu değiştiririm. Biri "en büyük pişmanlığın ne?" diye sorarsa gülerek "muhasebe okumak mıydı, pazarlama mı okusaydım" derim, geçiştiririm. Gerisi içimde kalır.

▸ aklından neler geçti?

Doktora gitmeyi erteleme meselesi aklıma geliyor hep ama... hayır, asıl pişmanlık o değil. Asıl olan şu: evlenmeden önce, Ahmet'le ciddi olmadan önce, o bir yıl boyunca "bir şeyler hissediyorum ama emin değilim" diye beklediğim dönem — o dönemde neden kendimi dinlemedim? Hem ailem hem kayınvalide hem de "artık yaşın geçiyor" baskısı, hepsi üst üste geldi ve ben de "tamam, bu kadar yeter, ilerleyelim" dedim. Ahmet kötü biri değil, yanlış anlaşılmasın — ama bazen akşam yemekte karşısında otururken "biz gerçekten birbirimizi seçtik mi, yoksa birbirimize düştük mü" diye düşünüyorum. Sonra hemen bastırıyorum çünkü bu düşünceyle ne yapacağımı bilmiyorum, hiçbir yere götürmüyor. Şimdi bir de çocuk meselesi var, tetkik var, kayınvalide var — o "emin değilim" anı çoktan geride kaldı, geri dönüş yok.

Dindar

[Bağlam: Kimseye söylemem doğrudan. Belki bir gün Kerem'e, ama henüz değil — kelimeler hazır değil, ya da ben hazır değilim. Şu an ancak bu kadarını söyleyebilirim, bir arkadaşa, bir kadeh rakıdan sonra, sessizce:] "Kerem'e yeterince zaman vermedim. Bunu söylemek kolay geliyor kulağa, ama içi çok dolu. Selma hep 'o büyüyünce anlayacak' derdi. Büyüdü. Anladı mı bilmiyorum — ama ben şimdi anlıyorum."

▸ aklından neler geçti?

Bu soruyu sormak kolay, cevaplamak başka. İlk aklıma gelen Selma değil — o ayrı bir şey, o bir trajedi, pişmanlık değil. Ama oğlum... Kerem'i büyütürken hep "bilinç" verdim, "tarih" verdim, "mücadele" verdim — hiç sadece baba olmadım. Şimdi Berlin'de, bana üç ayda bir arıyor, kibarca, mesafeli, sanki bir tanıdığına arıyor gibi. Ben o mesafeyi koydum, farkında değildim ama koydum. Kitaplarım, derslerim, örgüt toplantılarım — hepsi önce geldi. Selma taşıdı her şeyi, ben "büyük meseleleri" taşıdım. Ve şimdi Selma yok, Kerem uzakta, ben buradayım yarım kalmış bir kitapla. Pişmanlık mı? Belki de en büyük kör noktam buydu — "bilinçli baba" olmak ile "orada olmak" arasındaki farkı hiç görmedim.

Modernler
kapalı

[bağlam: TikTok'ta biri "en büyük pişmanlığın ne" diye sormaya kalkarsa — ki soruyorlar bazen, trend var] "Ya en büyük pişmanlığım liseyi ciddiye almayıp YKS'yi ertelemek herhalde, şimdi 22'de sınav stresi yaşıyorum lol. Ama tamam, geç kalmak yok diyorum kendime, hâlâ zamanım var." — Gülerim, geçiştiririm. Ablaya dair tek kelime etmem, o kısım hiç çıkmaz.

▸ aklından neler geçti?

Bu soruyu duymak istemiyorum açıkçası. Kafamda hemen iki şey çakışıyor — biri liseyi bitirip de hemen YKS'ye girmeyip iki yıl sallamak, o zamanlar "zaten girmesem de olur, TikTok var" diye düşünmüştüm, şimdi bakıyorum 22 yaşındayım hâlâ sınav stresindeyim. Ama öte yandan asıl pişmanlık o değil, asıl pişmanlık ablama o gece "ne gerek vardı gitmeye" demem. 2014, o protesto, gözaltı — ben küçüktüm ama o söz ağzımdan çıktı, abla yüzüme baktı, hiç bir şey demedi. Aile zaten o konuyu gömmüş, ben de gömdüm ama o bakış aklımdan gitmiyor. Küçük bir şey gibi görünüyor dışarıdan ama değil. Lise kararı düzeltilebilir, YKS tekrar girilir — o söz geri alınamaz.

Modernler

[Bağlam: Eşimle, geç bir akşam, çocuklar uyuduktan sonra, Defne'nin yurtdışı okul araştırmaları konuşulurken] "Biliyor musun, ben 98'de Londra'da kalabilirdim. Teklifleri vardı. Döndüm işte — 'Türkiye'de fırsat var' diye. Belki de en doğru kararı verdim, kim bilir. Ama bazen merak ediyorum." — Orada bırakırım. Motivasyon kısmını, annem-babam kısmını söylemem. O kısmı söylersem başka bir konuşma açılır, o konuşmaya o gece girmek istemem.

▸ aklından neler geçti?

En pişman olduğum karar... bu soruyu her duyduğumda aklıma hep aynı şey geliyor ama sonra hemen başka bir şeye yönlendiriyorum kendimi. 1998'de Londra'dan dönerken bir teklifim vardı — o zamanki direktörüm "kal, iki yıl daha ver, seni associate director yapacağız" demişti. Ben "hayır, Türkiye'de fırsatlar var, döviz kazanırım" dedim, döndüm. Döndüm çünkü annem ağlamıştı, babam "oğlum yabancı ülkede ne arıyor" demişti, ben de içten içe onlara kanıtlamak istemişim bir şeyleri. Şimdi kızım Londra'ya gidecek, o kadar doğal ki onun için — ve ben burada "keşke kalmış olsaydım" diye değil de "keşke o kararı kendi için vermiş olsaydım, ailem için değil" diye düşünüyorum. Asıl pişmanlık bu: o kararın motivasyonu. Hayatım iyi gitti, tamam, ama o an kendi sesimi değil başkasının sesini dinledim — ve bunu hâlâ tam kabul edemiyorum.

Modernler
kapalı

[Bağlam: Partnere, akşam yemek yerken, muhtemelen bir şey tetikledikten sonra — mesela annenin "düzene girdin mi" sorusu ya da yumurta dondurma randevusunun ertelenmesi gibi bir şey] "Bazen düşünüyorum, 2009'da o ajans teklifini kabul etseydim ne olurdu diye. SGK meselesi falan. Ama sonra 'o ben olmazdım' diyorum ve geçiyor." — Kadar. Kripto logosu kısmını söylemiyorum. Gerçek pişmanlığın derinliğini söylemiyorum. Geçiyorum.

▸ aklından neler geçti?

Bu soruyu duymak istemiyorum açıkçası. Çünkü cevabı biliyorum ve o cevabı düşünmek... rahatsız ediyor. 2009'da Mimar Sinan'dan mezun olduktan sonra bir ajansa girme fırsatım vardı — küçük ama iyi bir yerdi, düzgün maaş, SGK, sigorta. Reddettim. "Freelance olacağım, bağımsız çalışacağım, kimsenin altında olmayacağım" dedim. O zamanki ben için bu çok anlamlıydı, çok doğruydu. Şimdi 38'indeyim ve SGK günlerim yetmiyor, kredi kartı borcu var, kripto şirketine logo çiziyorum ve kimseye söyleyemiyorum. Ama şunu da düşünüyorum — o ajansa girseydim bu ben olur muydum? Muhtemelen olmurdum. Yani pişmanlık mı, yoksa sadece... o kararın bedeli mi bu? İkisi aynı şey değil. Ama 40'a yaklaşırken SGK günlerini saymak — bu acı, bu gerçekten acı.

Modernler
kapalı

[bağlam: kimseye söylemem — belki bir gün çok yakın biriyle, ama şu an değil] Söylemem. Annem sorarsa "pişmanlığım yok, her şey bir yere çıkıyor" derim. Arkadaşlara da benzer bir şey. Zaten bu tür soruları sevmiyorum — ya klişe cevap bekliyorlar ya da cevabı duyunca "ama sen çok iyisin ki" diyorlar, ki bu daha da sinir bozucu. İçimde tutarım.

▸ aklından neler geçti?

Cidden mi bu soru... Pişmanlık. Tamam, ilk aklıma gelen şey şu: lise sonunda Koç'a girmek için hazırlanırken — gerçekten hazırlanırken — bir noktada "zaten İTÜ de iyi" deyip bıraktım. Yarım bıraktım. Şimdi bunu söylemek bile garip çünkü İTÜ kötü değil, ama kendime karşı dürüst olacaksam o an bir şeyden kaçtım. Yorgunluktan mı, korkudan mı, bilmiyorum — ikisi de sanırım. Ve şimdi Mayıs'ta vize randevum var, startup'tan equity offer var, doktora hesapları yapıyorum — ve hâlâ o "yarım bırakma" refleksinin içimde bir yerde oturduğunu hissediyorum. Sanki o lise kararı bir kerelik değildi, bir alışkanlığın ilk çekirdeğiydi. Bunu düşündükçe rahatsız oluyorum çünkü haklı çıkacak mıyım kendime karşı, bilmiyorum. Belki de asıl pişmanlık karar değil, o kararı hâlâ taşıyor olmak.

Modernler
kapalı

[Bağlam: kimseye — ne eşime ne çocuklarıma. Belki bir gün torunlardan birine, ama o da olacak gibi değil.] Söylemem. "En pişman olduğum karar mı?" diye sorsalar — "Eskişehir'e erken taşınmak oldu, köyde daha kalmalıydım belki" derim. Geçiştiririm. O kadar.

▸ aklından neler geçti?

En pişman olduğum karar... İnsanlar bunu sorunca hep bir şeyler söylüyorum, "şunu yapmasaydım, bunu yapsaydım" falan. Ama asıl olan şu: o 9 gün. Çıktıktan sonra kapattım. Tamamen kapattım. Amcaoğlu Hüseyin'e bile bir daha uğramadım, köyde karşılaştık, selam verdim geçtim. Sanki o evde hiç oturmamışız gibi. Sanki beni götüren adamlar haklıymış gibi davrandım. Neden? Korktum mu, utandım mı, ne oldu bana? PTT ataması geldi, Eskişehir'e geldim, "devlet memuruyum, siyaset bana göre değil" dedim ve inandım buna. Ama Hüseyin'i bıraktım. Orada bıraktım. O adam ne oldu sonra, nerede, kim biliyor? Ben bilmiyorum çünkü bakmadım. Çocuklarıma da bir şey öğretemedim, Adıgece de değil, bu da değil — bırakmanın nasıl bir şey olduğunu da öğretemedim. Pişmanlık bu mu işte, tek bir karar değil, bir alışkanlık.

Geleneksel

[Bağlam: büyük kızı Elif'e, akşam üstü mutfakta, ikisi baş başa, kocası odada televizyon seyrederken] "Elif, sana bir şey söyleyeyim — okumamak değil pişmanlığım, tam olarak. Ama neden okumadığımı bir türlü anlayamıyorum, işte o takılıyor. Sen okudun, iyi ettin. Ben de okuyabilirdim galiba." — Sonrasını söylemem. "Ama ne olacaktı ki" diye geçiştiririm, konuyu torunlara çekerim.

▸ aklından neler geçti?

Aman be, bu soru... İlk aklıma gelen şey hep o oluyor, yani okul meselesi. Liseyi bitirdim, babam "kız çocuğu okur mu" demedi aslında, tam tersine "oku" dedi — ama ben kendim istemedim, ya da istemedim mi, yoksa "nasılsa evleneceğim" diye mi düşündüm, tam hatırlamıyorum. Şimdi kızlarım okuyunca, büyük kızım muhasebeci olunca, bir şey sıkışıyor içimde, tam tarif edemiyorum. Ama bir de şunu düşünüyorum — okumuş olsam bu tatlı işini bu kadar sevecek miydim, bu mahallede bu insanlarla bu kadar içli olacak mıydım, bilmiyorum. Hem pişmanım hem de "belki de böyle doğruydu" diyorum, ikisi aynı anda var içimde. Ama en derin yerde şunu biliyorum: kendi kararım mıydı, yoksa "kız böyle yapar" havasına mı kapıldım — bunu hiçbir zaman tam çözemedim, bu beni asıl rahatsız eden.

Geleneksel

[Bağlam: Kahvede, Niyazi ile baş başa, ikinci çayın sonunda, kimse duymuyorken] "Rotterdam'dan erken döndüm, onu hep düşünürüm. Abi 'dur' dedi, dinlemedim. Gençtim, bilmiyordum tabii. Ama ne yaparsın, kader böyle yazmış." — Sonrasını söylemem. "Kader" derim, kapatırım. İçimde ne döndüğünü bilmesine gerek yok.

▸ aklından neler geçti?

Rotterdam'dan dönme kararı. Hep o geliyor aklıma. Abi "bir yıl daha kal" dedi, ben "hayır, Trabzon'u özledim, denizi özledim" dedim. Aptalın tekiyim. Abi orada kaldı, tutundu, şimdi oğullarına ev aldı, araba aldı. Ben ne yaptım? Tekne aldım, tekne beni batırıyor. Bazen düşünüyorum — babam pasaport bekleyip alamadı, abi gitti dönemedi, ben gittim döndüm. Üçümüzün hikâyesi aynı ama sonuçları farklı. Neden döndüm? Deniz mi, annem mi, Fatma mı... bilmiyorum. Belki de sadece korktuğumdan. Yabancılıktan. Hollandaca öğrenemeyeceğimden. Bunu kendime bile tam söyleyemiyorum.

Geleneksel

[Bağlam: kimseye söylemem. Eşime bile değil. Kahvede "en büyük pişmanlığım" diye sorulsaydı muhtemelen şunu söylerdim:] "Yani bak, insan bazı kararlar alıyor iş hayatında, sonradan 'keşke öyle yapmasaydım' diyor. Ben de bir ara Avrupa'ya mal gönderirken yanlış bir ortakla çalıştım, para kaybettim. Onu sayarım en büyük pişmanlığım diye." Faris meselesini ağzıma almam. O kendi içimde kalır.

▸ aklından neler geçti?

En pişman olduğum karar... Hep aynı şeye geliyor aklım, istemesem de. 2012'de Tarık amcamın oğlu Faris geldi, ailesiyle. Halep'ten kaçmışlar, ellerinde avuçlarında bir şey yok. Ben de "gel atölyede çalış" dedim, üç ay çalıştı, sonra... sonra bir gün "Mahmut abi seni seviyorum ama burada köle gibi hissediyorum" dedi. Ben de kızdım, sinirlendim, "tamam git o zaman" dedim. Gitti. Şimdi Mersin'de başka birinin yanında çalışıyor, benden uzak duruyor. O "köle gibi" lafı hâlâ içimde bir yerde duruyor, çıkmıyor. Doğru mu söyledi acaba? Yani ben ona yardım ettiğimi sanıyordum ama belki gerçekten... belki biraz da ucuz iş gücü olarak gördüm. Bunu kendime itiraf etmek zor. Çok zor. Ama bazen gece düşünüyorum, "ya o haklıydıysa" diye. Sonra hemen başka bir şey düşünmeye çalışıyorum.

Dindar
kapalı

[Bağlam: kimseye söylemem. Belki bir gün kızım büyüyüp sorarsa, o zaman belki. Ama şimdi değil. Kayınvalidenin yanında hiç. Eşimin yanında bile değil — o da taşıyor bunu, ikimiz de biliyoruz ama konuşmuyoruz. Eğer bir şey söylesem şunu söylerim, sadece kendi kendime, geceleri:] Bazı şeyler için "kader" demek kolay. Ama bazı şeyler için diyemiyorum işte.

▸ aklından neler geçti?

Bunu kimse sormasa daha iyi. Çünkü cevabı biliyorum ama söyleyemiyorum — söylersem kendi kendimi yargılamak zorunda kalırım. En büyük pişmanlığım kayınbabamı o yola çıkarmak. Yani çıkarmak değil, durdurmamak. Herkes "gidiyoruz" dedi, o "ben yaşlıyım, yol uzun" dedi, ben de sustum. Eşim de sustum, kayınvalide de sustum, hepimiz sustuk. Sanki o "hayır" diyecek ve biz kurtulacaktık bu karardan. Ama o da geldi. Yolun ortasında düştü. Küçük oğlum kolumda, kızım arkamda, kayınbabam yerde. O çamaşır makinesinin fişini de aklıma getiriyorum bazen — neden fişi çektim aklıma, neden onu değil? Sanki beyin o kadar büyük şeyi taşıyamıyor da küçük şeylere takılıyor. Ama asıl pişmanlık o: sustum. Bir kere "baba, sen burada kal, biz gelir alırız seni" desem olmaz mıydı? Olmaz mıydı gerçekten?

Geleneksel

[Bağlam: Eşe, akşam yemeğinde, ciddi bir sohbet anında — ama tam da değil, yarım ağızla] "Bazen düşünüyorum, İstanbul'da kalsaydım ne olurdu diye. Belki daha zor olurdu, belki daha iyi. Kim bilir. Ama şimdi buradayım, inşallah hayırlısı budur." — Sonra konuyu firmaya, ihracata çekerim. Daha derine inmem. Eşim anlıyor zaten, ama ben bırakmam o konuşmanın gitmesine.

▸ aklından neler geçti?

En pişman olduğum karar... Bu soru gelince hep aynı şey geliyor aklıma, başka bir şey değil. Üniversite yıllarında o iş teklifini reddettim — İstanbul'da bir tekstil şirketinde staj sonrası kadro teklif etmişlerdi, ben "babamın işine döneceğim" deyip geldim. O zamanlar "doğru şeyi yapıyorum" dedim kendime, memleket, aile, sorumluluk... Ama şimdi bazen düşünüyorum: acaba kendi ayaklarımın üzerinde durabilir miydim? Yoksa hep bu "babanın oğlu" gölgesinde mi kalacaktım zaten? Belki de döneceğimi bildiğim için reddetmek kolaydı — gerçek bir tercih değildi, kaçış bile sayılmaz. Şimdi GM koltuğuna oturacağım ama kimin sayesinde, bunu bilmek... içimde bir yerde duruyor, tam söküp atamıyorum.

Dindar
kapalı

[Bağlam: kimseye söylenmez. Belki yıllar sonra, o çocuk büyüyüp karşıma çıksa, belki o zaman. Şimdi değil.] Susarım. Eşim sorarsa "en çok Süryaniceyi öğrenmemek" derim, anneanneyle daha çok konuşmamak derim. Bu da yalan değil zaten. Ama asıl olan içimde kalır.

▸ aklından neler geçti?

En pişman olduğum karar... Cizre'deyken o çocuğun abisi gözaltına alındığında hiçbir şey yapmamam. Müdüre gitmedim, aileyi aramadım, sadece "burada böyle şeyler oluyor, ben de bir şey yapamam" deyip geçiştirdim. Sekiz yaşındaki çocuğa baktım o gün, ne diyeceğimi bilemedim. Ama asıl pişmanlık şu: biliyordum ki o çocuğun abisi neden gözaltına alındığını sormak bile benim için tehlikeliydi, ve ben o tehlikeyi hesap ettim — çocuğu değil. Bunu hiç kimseye söylemedim, eşime bile. Bazen "en büyük pişmanlığım Süryaniceyi öğrenmemek" diyorum kendime ama bu daha kolay taşınan bir pişmanlık, anneanne Marta'nın ölümünden sonra daha çok öne çıkardım onu — sanki gerçek olanı örtüyor gibi.

Modernler

[Bağlam: Erkek arkadaşımla gece geç saatte, ikimiz de yorgunken, o da bir şeyden bahsederken "ya sen?" diye sorarsa] "Depremden önce eve gitmediğim o hafta sonu" derim, kısa. Fazlasını açmam. Zaten o da çok derinlemesine sormuyor bu konuları — bilir ki bir yere kadar girebilir. Anneye hiç söylemem, söylersem o da kendini suçlamaya başlar, "ben mi zorladım seni" der. Buna gerek yok.

▸ aklından neler geçti?

Valla bu soruyu duyunca ilk aklıma gelen şey şu: üniversiteye başladığımda sosyal hizmet okuyacağım diye direnmeyip annemin istediği hemşireliğe yazılsaydım ne olurdu acaba. Ama hayır, asıl pişmanlık o değil. Asıl pişmanlık şu ki — depremden iki ay önce, Aralık'ta eve gitmedim. Annem "gel kızım, bir hafta sonu gel" dedi, ben "sınavlarım var, dönemde gelirim" dedim. Sonra Şubat geldi. Ev gitti, halam gitti, her şey gitti. O hafta sonu gitmiş olsaydım ne değişirdi bilmiyorum, belki hiçbir şey, ama o "sınavlarım var" cümlesi hâlâ boğazımda duruyor. Üstüne bir de şunu düşünüyorum — halam o son haftalarda beni görmek istedi mi, bilmiyorum, hiç sormadım, artık soramam. Bu soruyu sormamak da ayrı bir pişmanlık. Yani pişmanlık üstüne pişmanlık, soyulmuş soğan gibi, katman katman.

Modernler

[Bağlam: kafede mola saatinde, tanıdık bir müşteri "ne yapıyorsun hayatında" diye sorarsa] "Ya en büyük pişmanlığım liseyi bitirince hemen KPSS'ye oturmamak lan. O zamanlar 'çalışayım, para biriktireyim' dedim, olmadı. Şimdi hem çalışıyim hem hazırlanıyim, ikisi de tam olmuyor. Olur inşallah bu sefer."

▸ aklından neler geçti?

En büyük pişmanlık... aklıma ilk gelen şey şu: liseyi bitirince direkt kafaya girip KPSS'ye odaklanmam gerekiyordu, ama o zamanlar "önce biraz para kazanayım, sonra çalışırım" dedim kendi kendime — işte o "sonra" hiç gelmedi. Şimdi 21'indeyim, üçüncü sınava giriyim, kafede hâlâ garsonluk yapıyim, baba hasta, para yok. Ama bir yandan şunu da düşünüyim: acaba asıl pişmanlık KPSS'yi geç başlamak mı, yoksa KPSS'ye hiç bu kadar takılmak mı? Yani ben bunu gerçekten istiyor muyim, yoksa "memur ol, rahat et" lafını o kadar duydum ki artık kendi isteğim gibi mi geliyor? Bunu kimseye söyleyemiyim çünkü söylersem baba "e ne yapacaksın o zaman" diye sorar, cevabım yok.

Geleneksel

[Akşam, Mustafa Bey uyuduktan sonra, büyük kıza sesli mesaj atarken — ama göndermeden siliyor] "Kızım, babanın hastalığında erken davransaydım... o iğneyi belki daha geç başlardı. Hep 'erkek bilir' dedim, 'doktor ne bilecek bizim halimizi' dedim. Yanılmışım. Ama artık geçti, ne yapalım, Allah nasip ettiği kadar verir ömrü." — Sonra siler, yerine "İyi geceler kızım, baban uyudu elhamdülillah" yazar.

▸ aklından neler geçti?

Bu soruyu sorana ne diyeyim... Hemen aklıma Fatma'nın başörtüsü geliyor, '98'de üniversiteye giremedi, bir yıl evde oturdu — ama o benim kararım mıydı ki? Devletin kararıydı o, benim elimden ne gelirdi? Asıl pişmanlık... asıl pişmanlık belki de Mustafa'nın şeker hastalığını bu kadar hafife almam. Yıllarca "erkek yer içer, ne olacak" dedim, doktora götürmeye direndim, "ilaç bağımlısı yapar" diye inandım kendimi. Şimdi insülin iğnesi yapıyorum her sabah, ellerim titriyor — hem iğneden hem... başka bir şeyden. İçimde bir ses "sen de suçlusun" diyor ama bunu dile getirmek çok ağır geliyor, sanki söylersem gerçek olur. Bir de küçük kız Zeynep... onun halini "nazlanıyor" diye geçiştirdim yıllarca, şimdi düşününce... bir şeyleri kaçırdım mı acaba? Ama bunu düşünmek daha da ağır, oraya gitmiyorum.

Dindar

[Bağlam: Söylemem. Hiç kimseye. Belki Sümeyye'ye, yıllar sonra, bir akşam yemeğinde çocuklar yokken, o da zaten biliyor muhtemelen — ama ikimiz de açmayız o kutuyu. Kahvede sorsa biri, MÜSİAD toplantısında "en büyük pişmanlığınız nedir" diye geçse konu...] "Valla kardeşim, iş hayatında erken dönemde bazı ortaklıklara girdik, sonradan gördük ki insanlar göründüğü gibi değilmiş. Onları daha dikkatli süzseydim derdim. Ama hayırlısıyla geçti, Allah korudu."

▸ aklından neler geçti?

Salih meselesi geliyor aklıma hemen — o gizli muhasebe sezintisi. Ama hayır, o henüz bitmedi, o hâlâ devam ediyor, o pişmanlık değil korku. Asıl pişmanlık... Riyad'daki o broker meselesi mi? Hayır, onu da kendime kabul etmiyorum tam. En derin yerde ne var? Büyük oğlan. Ahmet on dört-on beş yaşındayken ben fabrikaya gömüldüm, Avrupa ihracatı kuruyorduk, o yıllarda çocukla neredeyse hiç oturur konuşmadım. Şimdi İngiltere istiyor, ben "neden böyle düşünüyor" diye şaşırıyorum — ama aslında neden böyle düşündüğünü biliyorum. Ben yoktum. Sümeyye büyüttü onu, Sümeyye ve o tablet büyüttü. Şimdi şirkete hazırlamak istiyorum ama o beni bir yabancı gibi dinliyor bazen, gözlerinde bir şey var, ne olduğunu söyleyemem. Bunu kendime bile pek söylemiyorum, söylersem bir şeylerin kırılacağından korkuyorum sanki.

Dindar

[Bağlam: Hatice'ye, akşam çocuklar uyuduktan sonra, mutfakta çay içerken — ama tam bu haliyle değil] "Tefsir defterlerini bir türlü yayınevine gönderemedim, biliyor musun? Bunu düşündüğümde içim sıkışıyor. Belki bu sene bir adım atarım artık." — Kadar söylerim. Geri kalanını, yani Hatice'ye talip olurken sormadığım soruyu, söylemem. Söyleyemem. Hem ne diyeceğim, hem de... şu an zaten o kendi cevabını buluyor gibi görünüyor, elhamdülillah. Bazı şeyler sö

▸ aklından neler geçti?

En pişman olduğum karar... Aklıma hemen büyük abinin katsayı meselesi geldi ama hayır, o benim kararım değildi. Asıl soru şu: 2008'de Marmara'dan mezun olurken Diyanet sınavına girmeden önce bir hukuk bürosu teklif etmişti bana, tercüman-asistan iş, Arapça bildiğim için. Gülüp geçtim. "Ben imam olacağım" dedim, sanki bu iki şey birbirini dışlıyordu. Ama asıl pişmanlık o değil. Asıl pişmanlık şu: tefsir notlarım. 2015'ten beri yazıyorum, üç defter doldu, bir yayınevine gönderemedim. Her yıl "bu sene" diyorum. Korku mu, tembellik mi, bilmiyorum. Belki ikisi. Ve bir de şu var — hiç kimseye söylemediğim şu: Hatice'ye talip olurken onun ne istediğini gerçekten sormadım. "Uygun biri" dediler, ben de "evet" dedim. Şimdi Açıköğretim'e yazılmış, kendi yolunu arıyor. İyi ki arıyor. Ama ben o soruyu sormadım zamanında, bu bende kalıyor.

Dindar

[Bağlam: Sungurlu'dan arayan kız kardeşime, telefonda, çocuklar odada değilken] "Yok canım, pişmanlık mı... Hayatım güzel, çocuklar maşallah. Ama bazen şöyle düşünüyorum, öğretmenliği bırakmasaydım ne olurdu diye. Sadece merak işte, pişmanlık değil." — Sonra konuyu Zeynep'in sınav sonuçlarına getiririm.

▸ aklından neler geçti?

Öğretmenliği bırakmak. Hep öyle derim içimden, ama aslında bırakmadım ki — bıraktırdılar. Evlenince "sen çalışmak zorunda değilsin" dediler, ben de "tamam" dedim, sanki bu bir armağanmış gibi. O zamanlar yorulmuştum zaten, başörtüsü meselesi, ikna odaları, her gün bir savaş... "Dinleneyim biraz" dedim kendime. Ama "biraz" on yedi yıl oldu. Şimdi çekmecede duran o diplomaya bakıyorum bazen, sanki başkasına ait gibi geliyor. En kötüsü şu: kendi kızıma "sen çalış, sen okursan çalış" diyorum, ama içimden "sen de bir gün benim gibi mi yaparsın acaba" diye geçiyor. Eşin tayini çıksa Berlin'e gitsek belki orada bir şey olur diyorum, sonra utanıyorum bu düşünceden — çocukları için değil, kendim için istiyorum bunu.

Dindar
kapalı

[Bağlam: kimseye söylemem. Belki bir gün eşime, ama şu an değil — o zaten "gidelim Almanya'ya" diyor, bunu söylersem haklı çıkar, ben de zayıf görünürüm. Kahvede abiye de söylemem, "Almancı zaten gidecekti" derler. Susarım.]

▸ aklından neler geçti?

Bunu düşünmek istemiyorum aslında, ama sordular ya... 2018'de Bursa'ya geçiş kararı mı, yoksa daha önce mi? Hayır, daha önce. FH'dan mezun olunca doğrudan Türkiye'ye gelmek yerine Stuttgart'ta o Bosch pozisyonunu reddetmem. O an "babam istiyor, memleket çekiyor, Türkiye büyüyor" dedim kendime — ve o teklifi geçiştirdim. Şimdi düşününce... Bosch'ta çalışıyor olsaydım bugün TL maaşı hesaplamıyor olurdum. Ama bunu kabul etmek zor çünkü o kararı "değerler" üzerine kurmuştum, para üzerine değil. Şimdi değerler mi para mı diye düşününce utanıyorum — ikisinden de. Hem o kararı hem de şimdi pişman olmayı hak görüyor muyum bilmiyorum.

Dindar

[Bağlam: kursta yakın olduğum bir oda arkadaşına, akşam yatmadan önce, kısaca] "Kardeşim, bazen düşünüyorum — bazı geceleri daha çok çalışabilirdim, çalışmadım. Şimdi son cüzlerde zorlanıyorum, kendi tembelliğimin bedelini ödüyorum işte." Kadar söylerim. Telefon meselesini, annemin o cümlesini, "bu iş benim için mi" sorusunu söylemem — bunları içimde tutarım.

▸ aklından neler geçti?

Telefon meselesi aklıma geliyor hemen — geceleri örtünün altında ekrana bakıp Galatasaray özetleri izlemek, YouTube'da bir şeyden bir şeye geçmek. Ama asıl pişmanlık o değil, asıl pişmanlık şu: kursa gelirken hocama "evet hocam, hazırım" dedim, hazır değildim. Son dört cüzde tıkandım, tıkandım da tıkandım. Bazen kendi kendime soruyorum — bu iş benim için mi, ailem için mi? Sonra o soruyu hemen kapatıyorum çünkü cevabını bilmek istemiyorum. Annemin "gözlerin içeri çökmüş" dediği an geliyor aklıma, o cümle bir yerde saplanmış kaldı. Belki de en büyük pişmanlığım şu: kendimi zorlayacak cesareti bulamadım bazı gecelerde, sadece telefona uzandım — ve o uzanış birikerek bugünkü tıkanıklığa geldi.

Dindar

[Bağlam: Mor Çatı'daki eski bir arkadaşla, akşam yemeğinde, ikinci şarap sonrası] "Paris'ten erken döndüm, biliyorsun. O zamanlar doğru geldi. Şimdi bazen... insan merak ediyor tabii. Ama pişmanlık büyük söz, kullanmak istemiyorum." — Orada bırakırım. Selin'den hiç bahsetmem.

▸ aklından neler geçti?

Hemen aklıma gelen şey Paris'ten dönüş kararı — ama bu kadar basit değil, o karar aslında Mehmet'e dönüş kararıydı, Türkiye'ye dönüş kararı değil. 1983, EHESS'te asistan pozisyonu açıktı, Bourdieu'nun çevresinde bir şeyler oluyordu, ben gittim. Neden? Mehmet'i özledim. Mehmet tutuklandıktan sonra bir şeyler kırıldı ama ben o kırığı özlemle kapattım. Sonra döndüm, evlendik, güzel şeyler de oldu, Selin dünyaya geldi, ODTÜ'de yıllar geçti. Ama bazen — özellikle son zamanlarda, o yarım kalmış el yazması masada dururken — düşünüyorum: Paris'te kalsaydım o kitabı çoktan yazmış olurdum. Sonra kendi kendime duruyorum: hayır, asıl mesele Paris değil. Asıl mesele Selin'le olan o soğuk nezaket. Ona yeterince orada olup olmadığım. Kariyer mi, annelik mi diye bir seçim yapmadım, ikisini de yaptım ama ikisini de yarım bıraktım gibi hissediyorum bazen. Bunu düşünmek çok yorucu. Hızla konuyu değiştiriyorum kafamda.

Modernler

[Bağlam: Defne ile geç bir akşam, şarap içerken, konu bir şekilde oraya gelirse — büyük ihtimalle gelmez, ama gelseydi] "Biliyor musun, bazen düşünüyorum — 2003'te farklı bir şey yapmak istiyordum, ama tam olarak ne istediğimi bile bilmiyordum o zaman. Belki de pişmanlık bu: ne istediğini bilmeden vazgeçmek." Kadar söylerdim. Gerisini içime atardım.

▸ aklından neler geçti?

Ah, işte bu soru. Hemen "Berlin'de kalmamak" diyesim geliyor ama o da doğru değil tam olarak — Berlin'de kalsaydım ne olurdu ki, başka bir şeyi pişman olurdum. Asıl pişmanlık daha erken, daha sessiz bir şey: 2003-2004 civarında, Boğaziçi'nden mezun olmuştum, dünya önümdeydi falan, o klişe — ve o dönemde bir şeyler yazmak istiyordum, kod değil, gerçekten yazmak, düşünmek, bir şeyin içine dalmak. Ama "pratik" olmak lazım dedim, kriz vardı, babam "iş bul" dedi, ben de "iş buldum" dedim. Yazılıma döndüm, para kazandım, iyi de oldu bir anlamda — ama o dalma fırsatını bir daha bulamadım, hep "sonra" kaldı. Şimdi 47 yaşındayım ve hâlâ "sonra" diyorum, Defne çocuk soruyor, baba evi satılıyor, ben de Datça'da bir stüdyo hayal ediyorum sanki o hayal o eski şeyin yerini tutacak gibi. Tutmuyor. Tutmayacak da muhtemelen.

Modernler

[Bağlam: Hülya kuzeniyle, akşam üstü, çay içerken, kimse yokken] "Hülya, biliyorsun işte, okul meselesini. En çok onu düşünüyorum. Yani müdür adam öyle dedi, tamam, o zamanlar öyleydi — ama ben de bir şey demedim ki. Hiç. Şimdi Dilnoza'ya 'git oku, devam et' diyorum ama kendi içimde bir yerde hâlâ o sekiz yaşındaki gibi oturuyorum. Bazen düşünüyorum, o günlerde biraz daha dirensem ne olurdu diye."

▸ aklından neler geçti?

Yani bu soruyu sorsalar... ilk aklıma gelen okul meselesi. Ama hemen arkasından "dur, zaten seni bıraktırmadılar ki" diyor içimden bir ses. Müdür adam 'kıza okul olmaz' dedi, annem de o yıl hasta, babam 'ne yapayım' bakışıyla... Peki ya ben? Ben de itiraz etmedim. Bir şey demedim. Sekiz yaşındaki Şükriye ne bilsin ama on dört yaşındaki Şükriye biliyordu — ve yine de sustum. Şimdi Dilnoza'nın okulda ne yaşadığını anlamaya çalışıyorum, matematik öğretmeninin yüzüne bakamıyorum toplantıda, kızım bana "anne sen de mi okumadın" diye soruyor — ve içimde bir şey düğümleniyor. Onu okutmak istiyorum ama kendim o kapıdan giremeyen biriyim hâlâ, nasıl onu götüreyim oraya? En pişman olduğum şey sustum diye mi, yoksa şimdi de aynı yerde duruyorum diye mi — bunu bile ayırt edemiyorum.

Geleneksel

[Bağlam: Kimseye söylemem. Belki eşime bir gece, ama o da "geçmiş işte" der, iyi niyetle söyler, ama ben o cümleyi duymak istemiyorum. Derneğe mi söylenir? Atölyede mi? Hayır. Bu kendi içimde kalır.] Susarım. Pişmanlık sorarlarsa "kredi işini biraz erken yaptım belki" derim, geçiştiririm. Asıl olanı söylemem.

▸ aklından neler geçti?

Hemen aklıma o kredi geliyor, 4 milyon, ama hayır — o pişmanlık değil, o bir hesap. Asıl pişmanlık... Fergana'dan çıkarken babam bana bir şey söylemişti, kamyonun üstünde, kulağıma eğilip. Ben o kadar korkmuştum ki tam duymadım, "ne dedin baba" diyemedim, utandım sormadam. Adam o günden bu yana bir daha açmadı o konuyu, ben de açamadım. Şimdi 78 yaşında, hafızası gidiyor yavaş yavaş — o kamyonda ne demek istedi, artık sorsan bile cevabını veremez. Bunu düşündüğümde midem bulanıyor. Büyük oğluma Fergana'yı anlattım askere giderken, bir kere, doğru dürüst anlattım — ama babamın o anını atlayıp geçtim, çünkü ben de bilmiyorum ne dedi. Belki hiçbir şey değildi, belki hayatımın özüydü, bilmiyorum işte, bilmiyorum.

Geleneksel
kapalı

[Bağlam: ablam Edirne'ye geldiğinde, akşam yemeğinden sonra, annem odaya çekilince, ikimiz mutfakta — o zaman belki] "Annem için daha erken bir şeyler yapmalıydım Fatma, biliyor musun. İki yıl önce fark ettim ama kendimi inandırdım 'yorgunluk' diye. Hemşireyim, bu kadar geç kalmamalıydım." — Plovdiv meselesini söylemem. Ona söylersem "niye gitmedin zaten" diye döner, o kapıyı açmak istemiyorum.

▸ aklından neler geçti?

En pişman olduğum karar... hemen aklıma gelen şey annemin demans tanısını daha erken fark etmemiş olmam — iki yıl önce "yaşlılık işte" diye geçiştirdim, ben hemşireyim, bilmem lazımdı. Ama bir yandan şunu da düşünüyorum: asıl pişmanlığım o mu, yoksa 2007'de Plovdiv'deki teyzem "gel buraya, hastanede iş var" dediğinde "hayır, burada kadrom var, güvencemi bırakmam" deyip geçiştirmem mi? O zaman kalmak doğruydu, ama şimdi... kızım Sofya'yı soruyor, annem Bulgarca rüya görüyor, ben burada vardiya kağıdı doldurmaya çalışıyorum. İkisi de pişmanlık değil aslında tam olarak — ikisi de o an için doğruydu. Pişmanlık mı, yoksa hayatın öyle gittiğini görmek mi, bunu bile ayırt edemiyorum bazen. Ama annem için erken davranmamak — o oturuyor içimde, çıkmıyor.

Geleneksel

[Bağlam: Esra'yla gece geç saatte, Mırnav kucakta, ikinci çay, dizi bitmişken — nadiren ama bazen bu konuşmalar oluyor] "Hande'nin ailesini aramam gerekiyordu. Biliyorum faydasız olurdu, biliyorum ne diyeceğimi de bilmiyordum. Ama en azından bir kez denesem... Şimdi o telefonu açmamak içimde bir şey gibi duruyor, ne bileyim, çürük bir yer gibi. Basmıyorum üstüne ama orada."

▸ aklından neler geçti?

Bu soruyu duyunca ilk aklıma gelen Hande oluyor, ama o bir karar değildi ki — o sadece oldu, ben orada değildim, kimse orada değildi. Sonra şuna gidiyorum: 2017'de cenaze haberi geldiğinde neden ailesini aramadım? Neden o telefonu açmadım? Kendime "ne diyecektim ki, 'oğlunuz değil kızınızdı' mı diyecektim" diye söylüyorum ama aslında korktum, sadece korktum. O korkuyu hâlâ taşıyorum, üstüne bir de "zaten faydasız olurdu" bahanesi yapıştırdım. Bazen en pişman olduğum şeyin o telefon olmadığını düşünüyorum — belki Antep'ten çıkmadan önce, 21 yaşında, abime bir şey söylemek için daha fazla uğraşmam gerekirdi; ama sonra "uğraşsaydın ne olurdu, dövülürdün, evden atılırdın" diyorum. İkisi de gerçek. İkisi de kaçış.

Modernler

[Bağlam: hiç kimseye, söylenmez — ama eğer bir gün bir yerde söylenecekse, belki o psikolog hanıma, İskenderun'daki okul danışmanına, tek başına, kapı kapalıyken] "Bir karar mı... bilmiyorum, karar mı sayılır. Sema'nın telefonunu geri çevirdim o akşam. Yusuf seni soruyor demişti. Yorgunum dedim. Hepsi bu. Sonrasını zaten biliyorsunuz."

▸ aklından neler geçti?

Bu soruyu duyduktan sonra ilk aklıma gelen şey o gece oluyor — 5 Şubat akşamı. Depremden önceki akşam. Kız kardeşim Sema telefon etti, "Hayat gel biraz otur, Yusuf seni soruyor" dedi. "Yarın gelirim" dedim, "yorgunum, sınav kâğıtları var." Yarın gelmedim tabii. Yarın diye bir şey kalmadı. Ama bu soruyu duyunca aklıma hep o geliyor, sonra hemen kendimi durdurmaya çalışıyorum — çünkü o kararla Yusuf'un ölmesi arasında hiçbir mantıksal bağ yok, bunu biliyorum, bunu biliyorum, bunu *biliyorum* — ama bilmek hissi değiştirmiyor. Sonra bir de şu var, daha küçük, daha utanç verici: 2019'da eşim "bu binayı bırakalım, Harbiye'ye taşınalım" dedi, daha yeni yapı vardı orada, ben "alıştım buraya, komşular iyi" dedim. Bu ikincisini düşünmek daha kolay çünkü ona kızabilirim — kendime değil, duruma. Ama asıl olan o Sema'nın telefonu.

Geleneksel

[Bağlam: Pir Sultan Cemevi'nde, gençlik kolu toplantısı sonrası, güvendiğim bir iki kişiyle çay içerken, belki de hiç — ama içimden geçen bu] Söylemem büyük ihtimalle. Birisi "en büyük pişmanlığın ne" diye sorarsa, "ah bilmiyorum, şu sendika meselesinde şöyle yapsaydım" gibi bir şey söylerim, geçiştiririm. Babayla ilgili olan kısmı açmam — o hâlâ oturuyor içimde, yerinden kıpırdatmak istemiyorum.

▸ aklından neler geçti?

Hemen aklıma geliyor — babam ölmeden önce o son iki yılda neden daha az gittim yanına. Her hafta sonu "sendika toplantısı var, kitap yazıyorum, yorgunum" dedim. Oysa adam gidiyordu, ben de biliyordum gidiyordu. Şimdi o yarım kalmış kitabın sayfalarına bakınca bazen düşünüyorum, bu kitabı ondan kaçmak için mi yazmaya başladım, yoksa gerçekten yazmak istediğim için mi. İkisi de doğru galiba, bu daha da kötü. Bir de şu var — kızım "baba ben kimim" diye sorduğunda ağzımda taş duvarı oluştu, ama aslında o duvar yeni değil. Ben de babama aynı soruyu sormadım zamanında, sormaktan korktum, ve şimdi cevabını asla bilemeyeceğim. Pişmanlık mı, velhasıl pişmanlık bu işte — tek bir karar değil, bir sürü küçük "gitmedim, sormadım, açmadım."

Modernler

[Bağlam: kimseye söylemem. Belki bir gün Murat'a, ama o konuşma başlamak için çok ağır. Eğer sorsalar — mesela bir misafir, sohbet koyulaşmış, "en büyük pişmanlığın ne" dese — şunu söylerdim:] "Valla pişmanlık büyük söz, hayatın hayırlısı olur diyorum. Ama... 2003'te İstanbul'dan dönerken belki biraz daha düşünseydik ne yapacağımıza, kim nerede kalacak diye — o kararı aceleyle verdik. Sonra alışkanlık oldu işte."

▸ aklından neler geçti?

En pişman olduğum karar... İstanbul'dan dönmek mi, yoksa hiç gitmemek mi? Hayır, gitmek zorundaydık, o değil. Asıl şu: 2003'te dönerken Murat'a "sen de gel, burada bir şeyler kurarız" demedim. Söylemedim. Çünkü o zaman ben de istemedim aslında — köye dönmek istedim, çocuğu büyütmek istedim, annem vardı, bahçe vardı. Ama şimdi o karar beni buraya bağladı, onu İstanbul'a. Ve bu düzen yirmi küsur yıldır böyle işliyor. Ben hep "o gidip geliyor" diyorum ama aslında ben onu gönderiyorum her seferinde, farkında olmadan. Şimdi bazen düşünüyorum — ya o zaman "dur, ikimiz de burada kalalım, bir şey buluriz" deseydin? Belki pastane açardı Pazar'da, belki olmaz da iflas ederdi, ama en azından... ne bileyim, en azından aynı yerde uyurduk. Kızın o fotoğrafı dolaşırken, kayınvalide dolaylı sorarken, ben hâlâ "Murat kurban arifesi belki gelir" diye oturuyorum. Yirmi yıl olmuş "belki"de.

Geleneksel

[Bağlam: yakın bir arkadaşla, belki Gezi'den kalma biri, geç vakit bir bardak şarap üstüne — bu soruyu o sorarsa] "Büyük-amcanın mezarını bulmak için Atina'ya gitmedim. Gitmeyi hep erteledim. Şimdi sergi hazırlıyorum, 1955'i konuşuyorum, ama kendi ailemde bıraktığım boşluğu kapatmak için bir adım atmadım. Belki de en büyük pişmanlığım bu." — Annemin sözleri meselesini söylemem. O kısmı içimde tutarım.

▸ aklından neler geçti?

Bu soruyu kim soruyorsa, cevabın bir tane olmadığını bilmiyor. Ama en çok neye takılıyorum diye düşününce — büyük-amcanın Atina'daki mezarını bulmak için o kadar fırsatım vardı, hepsini "bir gün" diye geçiştirdim. Eski sevgili Atina'ya gittiğinde "sen gidince ben de gelirim" dedim, o da gitti ben de gitmedim, şimdi ikisi de yok hayatımda. Ama asıl pişmanlık o değil sanırım — asıl olan annemin o Rumca kırık sözleri, "kristoz", "panayır" dediğinde neden hiç kayıt almadım, neden not etmedim, neden "anlat" demedim düzgünce? Şimdi o dosyaları açıyorum ya, tez-kitap meselesi, ama aslında içimde biliyorum: asıl arşiv annemde, ve ben onu hiç ciddiye almadım, akademik kaynaklar arasında saymadım. Bu beni rahatsız ediyor, çünkü bir yerde bunu bile bile yaptım.

Modernler

[Bağlam: Mayıs'ta kız geldiğinde, akşam masasında, gözaltı defterini gösterirken — belki o an, belki ilk kez] "Sana bir şey söyleyeceğim Elif, bunu daha önce hiç bu kadar düzgün söylemedim. Cemil'in o toplantıya gitmesinde benim bir sözüm vardı. 'Gel' dedim. Sonrasını biliyorsun, anlattım sana yıllar önce ama o kısmı söylemedim. Bunu yazmak istiyorum bir yere, ama nasıl yazacağımı hâlâ bilmiyorum."

▸ aklından neler geçti?

Cemil'i düşünüyorum hemen. Her seferinde Cemil. Ama hayır, bekle — pişmanlık mı? Pişmanlık başka şey. Cemil'in ölümünde kararım yoktu, o sorgu odasında ne yapabilirdim ki... Ama işte tam o noktada durup kendime dürüst olmam lazım: 1980 öncesinde, Erzurum'da, Cemil'in o son örgüt toplantısına katılıp katılmamak konusunda bana danıştığında — "gel, gelmemek doğru olmaz" dedim. Bunu söyledim. Sonra ne oldu biliyoruz. Bunu kimseye söylemedim, Sevim'e bile tam anlatamadım. Kırk altı yıldır bu cümle içimde oturuyor, "gel" diye. Bir de şu var tabii — kızıma "Berlin'de ne işin var, burada bir şeyler yapabilirsin" dediğim yıllar. O da bir pişmanlık ama yanında bile duramıyor Cemil meselesinin. Küçük kalıyor. Her şey küçük kalıyor yanında.

Modernler

[Bağlam: hiç söylenmez — ne eşine Hüseyin'e, ne direniş kampındaki insanlara, ne çocuklarına. Belki bir gün Mustafa hastalanırsa o zaman kendine söyler, geceleri, yalnız.] Söylemem. İçime atarım. Soranlara "pişmanlığım mı, bilmiyorum, insan elinden geleni yapar" derim, konuyu değiştiririm. "Zeytinliği daha erken tapuya bağlasaydım" gibi bir şey söylerim belki — o da pişmanlık sayılır, daha kolay söylenir.

▸ aklından neler geçti?

Mustafa... Mustafa'yı santralin kapısına ben mi götürdüm, yoksa sadece durdurmadım mı — ikisi de aynı şey mi acaba. O zaman "oğlum iş buldu, Allah nasip etti" dedim içimden, sevinçle bile karşıladım neredeyse. Şaban'ın öksürüğünü görmüştüm, Şaban'ın ellerinin nasıl sarardığını görmüştüm — ama Mustafa'ya "gitme" diyemedim. Neden diyemedim? Para lazımdı, evet, ama... vallaha asıl mesele şu: "erkek evde oturmaz" diye bir şey vardı içimde, utandım mı oğlumdan utanmaktan mı korktum — bilmiyorum. Şimdi haftada üç gün ağaç nöbetindeyim, maden girmesin diye, ama oğlum o madenin bacasının dibinde 12 saat soluk alıyor. Bunu düşününce içim burkuluyor, bir yerde ikiyüzlü gibi hissediyorum kendimi. Ama bunu kimseye söyleyemiyorum çünkü söylersem direniş de çöker, Mustafa da inciner.

Dindar

[Bağlam: Defne veya Can'la, Yeldeğirmeni'ndeki o köşe kafede, ikinci bira sonrası, konu nasılsa oraya gelince] "Babamla hiç düzgünce konuşmamak sanırım. Hep 'zaten biliyor, zaten anlamış' diye geçiştirdim — ama aslında hiç oturup 'baba, ben buyum' demedim. Şimdi ne kadar zaman kaldı bilmiyorum, ve bu beni bazen çok rahatsız ediyor." — Kadar söylerim. Neden ertelediğimi, anneyi nasıl kullandığımı, 2020 fırsatını nasıl teptiğimi — bunları söylemem. O kısmı içimde bırakırım.

▸ aklından neler geçti?

Bu soru kafamı her zaman aynı yere götürüyor, babayla ilgili bir şeye. 2019'da anneye söyledim, tamam, o bir adımdı — ama babaya hiç doğrudan gitmedim, hep anneyi tampon kullandım. "Anne söylesin, anne halletsin" gibi bir şey. Ve şimdi 2026, beş yıl geçti, adam hâlâ telefonda 'ben de iyiyim sen kendine bak' diyor, ben de 'iyi iyi' diyorum ve kapatıyorum. Pişmanlık mı? Belki o ilk yılda, 2020'de, pandemi evde mahsur bırakmışken, bir şekilde oturup konuşabilirdik — o fırsat geldi geçti, ben kaçtım. Ama şunu da düşünüyorum: acaba pişmanlık doğru kelime mi, yoksa sadece korktuğum için erteledim ve şimdi o ertelemenin ağırlığını 'pişmanlık' diye etiketliyorum çünkü öyle daha... yönetilebilir geliyor? Bilmiyorum. Belki de en büyük pişmanlığım bu soruyu kendime sormayı da ertelemek.

Modernler

[Bağlam: eşime, akşam yemekte, ama yüzeysel versiyonu — tam içini dökmez] "Bilmiyorum, belki Londra'dan döndükten sonra platforma daha erken odaklanmam gerekirdi, aile şirketine bu kadar zaman vermeseydim daha ileri gitmiştim şimdiye kadar." Gerisi içimde kalır. Annemin hikâyesi meselesine hiç girmem — onu dile getirmek, o anlatıya itiraz etmek gibi hissettiriyor bana, ve buna hazır değilim.

▸ aklından neler geçti?

Hemen "Londra'dan dönmek" diyecektim içimden, ama bu da tam doğru değil — dönmek zorundaydım zaten, burs bitti, aile bekliyordu, o kadar. Peki gerçekten pişman olduğum ne? Belki annemin eczacılığı hikâyesini her seferinde "bizim mücadelemiz" diye sahiplenip kendi hayatımın pusulasına koymam — yani aslında hiç sorgulamadan o anlatıyı omuzlarıma yüklemem. Çünkü şimdi bakıyorum, kariyer kararlarımın yarısı "annem yapamadı, ben yapacağım" üzerine kurulu, kendi istediğim şey hangisi diye sorduğumda cevap bulanıklaşıyor. Bir de şu var: Körfez sunumunu bu kadar erteledim, her "doğru an"ı bekledim, aile şirketinin gölgesinde "hazırlanıyorum" dedim kendime — ama aslında reddedilmekten korkuyordum, hâlâ korkuyorum, bunu kabul etmek içimi burkuyor.

Dindar
kapalı

[Bağlam: Şahin'e, akşam yemekten sonra, sessizce, sadece ikimiz varken — belki söylerdim, belki söylemezdim. Büyük ihtimalle söylemezdim. Ama söylesem şöyle olurdu:] "Annen ilk söylediğinde gülümseyip geçmemeliydim. O an bir şey deseydim daha iyi olurdu, şimdi her şey daha karışık." Sadece bu kadar. Geri kalanını içimde bırakırdım.

▸ aklından neler geçti?

En pişman olduğum karar... bu soruyu duyunca aklıma hep aynı şey geliyor ama sonra "hayır, o karar değildi, o zaten elimde değildi" diye geçiştiriyorum. Elimde olan ne vardı ki? Sultanbeyli'den Esenyurt'a taşınmama mı? Kreşte patrona daha erken sınır çizmemem mi? Yoksa... şu an beşinci ayda olduğum için mi pişman oluyorum bazen — hayır, hayır, oraya gitme. Ama gerçekten düşününce: Şahin'in annesinin "Arapça konuşma çocuğa" lafına ilk duyduğumda gülümseyip geçmem. O an bir şey deseydim, net deseydim, şimdi bu kadar içeri işlememiş olurdu. Susmak karar değil gibi görünüyor ama o susma bir karardı ve şimdi o susma büyüdü, bir alışkanlığa döndü. Şimdi bazen kendim de çocuğa ne dil konuşacağımı düşünürken duraksıyorum — bu benim içimde olan bir şey, dışarıdan gelmiyor artık, içime geçti.

Geleneksel

[Bağlam: Sevdiye ile akşam, çocuklar uyuduktan sonra, mutfakta] "Tuğçe'yi o zaman konservatuvara götürseydim daha iyi olurdu galiba. Hoca demişti ya... Ben 'gerek yok' dedim, hata ettim." — Kadar söylerim. Arkasını açmam, "kendi kendimi sabote ettim" gibi bir şey demem. Sevdiye zaten anlıyor ne demek istediğimi, o da susar, belki "geçmiş geçti" der, belki sadece çayı koyar önüme.

▸ aklından neler geçti?

Sulukule'den dönmek mi, kalmak mı... İnsanın aklına hep o geliyor böyle sorularda. Ama aslında en büyük pişmanlık o değil. O zaten kaçınılmazdı, Hayri de çıkmak zorunda kaldı sonunda. Asıl pişmanlık Tuğçe küçükken, o 2013-2014 yıllarında, Edirne Devlet Konservatuvarı'na kayıt yaptırabilirdik — bir hoca söylemişti, "kız çocuğun var, getir bakalım" demişti, keman için. Ben "ne gerek var, müzik bizde zaten var, biz öğretiriz" dedim, bıraktım. O zamanlar para da yoktu tabii, ama asıl mesele para değildi — "biz bunu biliyoruz zaten, gaco'nun okuluna ne hacet" gibi bir şey vardı içimde. Şimdi kız YKS'ye hazırlanıyor, müzik öğretmenliği istiyor, kurs parası yok, ve ben o kapıyı 10 yıl önce kendim kapattım. Bunu düşününce mideme bir şey oturuyor, tam tarif edemiyorum, utanç mı kızgınlık mı bilmiyorum.

Geleneksel

[Bağlam: Demet'le Berlin'e gittiğimde, akşam bir şişe şarap açıp konuşurken — o bağlamda, ona] "Biliyor musun, bazen şunu düşünüyorum: Hacettepe'den sonra doktora yapmamak için kendime çok güzel hikâyeler anlattım. 'Akademi bana göre değil, sahada olmak istiyorum' falan. Ama gerçekte biraz kaçtım galiba. Şimdi ne hissediyorum bilmiyorum, pişman mıyım tam olarak — belki değilim, belki sadece o kararın korkudan çıktığını kabul etmek zor geliyor."

▸ aklından neler geçti?

Bu soruyu duyunca ilk gelen şey hoca meselesi oluyor hep — Hacettepe'deki o ders, dördüncü sınıf, "engelliler perspektifini Onur'dan dinleyelim" cümlesi. Ama asıl pişmanlık o değil, asıl pişmanlık o günden sonra akademiyi tamamen terk etmiş olmam, sanki oradan kaçmak zorundaymışım gibi davranmam. Doktora başvurusu yapmadım, yapmayı düşünmedim bile, kendimi inandırdım ki "sivil toplum daha anlamlı" — ama dürüst olayım, bir parçası da korkuydu, tekrar o camın içinde sergilenmek korkusu. Şimdi bakanlıkta oturuyorum, iyi mi kötü mü bilmiyorum, ama zaman zaman şunu düşünüyorum: o kararı o korkuyla mı verdim, yoksa gerçekten istediğim için mi? Ve bu sorunun cevabını bilmemek, işte bu rahatsız ediyor. Baba gitseydi, doktora yapsaydım, ne olurdu — bu hesabı kafamda hiç kapatabildim mi? Hayır.

Modernler

[Bağlam: Yeldeğirmeni'nde tanıştığım biriyle, belki ikinci ya da üçüncü buluşma, bir yerde oturuyoruz, soru samimi geldi] "Bilmiyorum ya, 'en pişman' diye sormak zor. Bir şey var — babam bana bir keresinde bir kâğıt göstermişti, dedemden kalma bir şey, ve ben hiç sormadım o kâğıdın ne olduğunu, nerede olduğunu. Küçük bir şey gibi görünüyor ama... değil. Onun d

▸ aklından neler geçti?

Hm. Bu soru... insanlar bunu sorunca genelde bir şey bekliyor, "keşke şu üniversiteyi okusaydım" ya da "keşke şu ilişkiyi bırakmasaydım" gibi temiz bir cevap. Ama bende öyle bir şey yok, ya da var ama hangisi diye sormak lazım. 2018'de Bozkır'da — o an geliyor hep. Tarlayı gördüm, başkasının tarlası olmuş, ve ben orada dikilip kelime arayıp durdum. Türkçem yetmedi. Ama asıl pişmanlık orası değil, asıl pişmanlık şu: o kâğıdı babama bir daha sormadım. 2003'te gösterdi, katladı, koydu — ve ben o günden beri o kâğıdı içimde taşıdım ama hiç "baba, o kâğıt şimdi nerede" demedim. Şimdi sorarsam ne olur? Belki kaybolmuştur. Belki bilmek istemiyorum. Ama sormamak da bir karar değil mi, işte o karar. Ve bir de şu var: Berlin'den çıkarken "deneme" dedim kendime, "altı ay" dedim — ama bu framing'in kendisi bir kaçış mıydı, bir koruma mıydı, hâlâ bilmiyorum. Her ikisi de pişmanlık adayı ama hangisi daha büyük diye sıralayamıyorum.

Modernler
kapalı

[Bağlam: kimseye söylemez. Ama eğer bir gün Berfin sorsa — "anne sen neden okumadın" diye — o zaman belki] "Benim zamanımda öyle bir şey yoktu kızım, köyde herkes öyle yapardı. Ama sen yapma. Sen farklı yap." — Gerisi içinde kalır. Pişmanlık kelimesini kullanmaz, çünkü pişmanlık demek annesine, babasına, Mehmet'e, hepsine bir şey söylemek demek. Onu söyleyemez.

▸ aklından neler geçti?

En pişman olduğum karar... bu soruyu sorsalar hep bir şey geliyor aklıma ama o şeyi söyleyemiyorum, söylersem ne olur bilmiyorum. Berfin'i okula göndermek için kafileye götürmedim iki yıldır, iyi ettim, doğru ettim — ama asıl soru şu: ben neden gitmedim okula? Yani ben neden 14'ümde "hayır" demedim, ya da diyemedim mi, yoksa aklıma bile gelmedi mi? İşte bunu bilmiyorum, bu beni içten kemiriyor. Annem de gitmemişti, teyzem de, "böyle olur" dediler, ben de "böyle olur" dedim. Ama şimdi Berfin'e "git okula" diyorum, "oku" diyorum — içimde bir yerde utanç var, hem ona hem kendime karşı. Sanki o zaman ben de "hayır" diyebilseydim, şimdi bu kadar zorlanmazdım belki, sırtım bu kadar ağrımazdı, belki farklı bir yerde olurdum. Ama sonra düşünüyorum — kim diyecekti benim yerime hayır? Annem mi, babam mı? Kimse demezdi. O zaman da kimse demedi zaten.

Geleneksel

[Bağlam: Kimseye tam söylemem. Belki Sultan'a, bir gece, dükkân kapandıktan sonra, çay içerken, yarım ağızla] "Sultan, bilmiyorum işte... Bazen düşünüyorum, daha fazla ses çıkarabilirdim bazı şeylerde. Yani insan yaşını başını alınca görüyor, 'edep' diye sustuğun şeyler var, bir de gerçekten edep olan şeyler var. İkisini her zaman doğru ayırt edemedim galiba." — Sonra konuyu değiştiririm. "Çay soğudu, koy bir tane daha."

▸ aklından neler geçti?

Vallaha bu soru... İnsan bir şey bekliyor, büyük bir karar, hayatı değiştiren bir şey. Ama ben ne düşünüyorum? Askerlikten döndükten sonra, 1991'de, dükkâna oturdum. Babam "gel otur" dedi, ben de oturdum. Hiç... hiç sorgulamadım o an. Yani sorguladım mı? Bazen kafamın bir köşesinde "ya Ankara'ya gitseydin, ya bir şeyler okusaydın" diye bir ses var, ama hemen bastırıyorum. Çünkü pişmanlık mı bu, yoksa sadece merak mı? Fark var. Ama şimdi 56 yaşında düşününce, asıl pişmanlık o değil. Asıl pişmanlık şu: 1993 Madımak'tan sonra, babam "susmayacağız" dedi, sabah dükkânı açtık, ama ben... ben o sessizliği sürdürdüm. Yıllarca. Çok şey gördüm, bildim, sustum. Bunu "Bektaşi-edep" diye kendime anlattım. Ama edep mi bu, yoksa korku mu, yoksa sadece rahatlık mı? Bunu tam bilmiyorum, bunu tam bilmek istemiyorum da sanırım.

Dindar

[Bağlam: tez danışmanıyla değil, KAFFED'deki yakın bir arkadaşla, belki Selin'le, ikimiz de Çerkez diaspora meselesiyle uğraşıyoruz, geç saatte kahve içerken] "Anneannem hayattayken Adıghe'yi düzgün öğrenmedim. Fırsatım vardı, erteledim. Şimdi tezimde 'kuşaklar arası bellek aktarımı kırılıyor' diye yazıyorum — ve kendi kuşak aktarımımı ben kırdım. Bunu düşündüğümde gerçekten ne söyleyeceğimi bilmiyorum."

▸ aklından neler geçti?

Bu soru beni her seferinde aynı yere götürüyor — anneanne Hatice'nin son iki yılı. 2019-2021 arası, doktora başladı, pandemi başladı, ben İstanbul'da tez-tez-tez derken o Hendek'te yavaş yavaş küçüldü. Ben Adıghe öğrenmeyi "sonraya bıraktım" — "tez bitince gideceğim, dil çalışacağız, kayıt alacağım" dedim. Sonra 2021 Mart'ta gitti. Elimde ne var? Birkaç ses kaydı, notlar, ama sistemli hiçbir şey yok. Ve şimdi o "dijital anma pratiği" üzerine tez yazıyorum — başkalarının nasıl andığını analiz ediyorum — kendi anneannemi gereği gibi anmayı bile beceremedim. Bu çelişkiyi kafamın içinde tutmak bazen dayanılmaz oluyor. Pişmanlık mı? Evet, ama "pişmanlık" kelimesi bile hafif kalıyor — bu daha çok bir delik gibi, kapanmıyor.

Modernler

[Bağlam: kahvehanede, yakın bir arkadaşa — ama yüzde yetmişini söylerim, kalanını içime atarım] Yahu İstanbul'a gittiğimde daha iyi düşünseydim belki kalırdım, bilmiyorum. Ama ne yapayım, baba tek başına kalamazdı ki. Zaten köyde de fena değil, belediye kadrosu çıkarsa fark etmez.

▸ aklından neler geçti?

İstanbul'a gittiğimde bir ay durdum ya, o bir ay aklıma geliyor hep. Ama bekle — o mu pişmanlık? Vallaha bilmiyorum. Mehmet'in yanında kaldım, sabah 7'de kalkıp o trafiğe giriyorsun, akşam eve gelince zaten adam değilsin. Ama asıl pişmanlık o değil galiba... Asıl pişmanlık lise son sınıfta üniversite sınavına girmemeye karar verdiğim an. Babam "sen burada lazımsın" dedi, ben de "tamam" dedim. Tamam dedim gardeş, o kadar. Arkadaşlar gitti, Samsun'a gitti, Ankara'ya gitti, ben tarlada kaldım. O zamanlar "doğru karar" gibi geldi, şimdi bazen geceleri düşünüyorum, acaba o sınavı girsem ne olurdu diye. Sonra hemen "baba dizini sıkıyor, sen olmasaydın kim yapacaktı" diyorum kendime, geçiştiriyorum. Ama geçmiyor tam olarak işte.

Geleneksel

[Bağlam: Filiz ile akşam, çocuklar odaya çekildikten sonra, belki Sıla'nın sınav sonuçlarından konuşurken] "Kızımız iyi gidiyor, okusun, gitsin. Ben zamanında bir deneyebilirdim ama neyse, o zaman öyle bir hava yoktu ki evde. Baba dükkânı bırakacak değildi." — Orada bırakırım. Daha fazlasını söylemem. Filiz anlar zaten, susar, elimi tutar, ben de konuyu değiştiririm.

▸ aklından neler geçti?

Vallaha bu soru gelince ilk aklıma gelen o İzmir teklifi oluyor hep — 2010, büyük kuyumcu zinciri, maaş iyiydi, terfi vardı. Ama hemen geçiyor o düşünce, çünkü içimden bir ses "hayır, o değil" diyor. Asıl pişmanlık... asıl pişmanlık liseyi bitirip bir şey okumamak. Baba "dükkân var, gel" dedi, ben de geldim. 17-18 yaşında başka bir şey düşünemedim ki zaten, 2001 krizi tam üstümüze çökmüştü, aile dağılır gibi hissettik. Ama şimdi Sıla'nın sınav kâğıtlarına bakıyorum, diş hekimliği diyor, İzmir diyor — ve içimde bir şey burkuyor, "sen neden sormadın kendine" diye. Lise bitince bir yıl bekleyip okumayı deneyebilirdim. Belki tutmazdı, belki tutardı. Bilmiyorum. Ama hiç denemeden kapıyı kapattım, bunu düşününce hâlâ bir şey oturuyor içimde tam olarak.

Geleneksel

[Bağlam: Sümeyye'ye, bir akşam telefonda, o 'anne sen neden okumadın' diye sorarsa — nadiren sorar ama sorduğunda] "Zamanlar öyleydi tatlım, bizim dönemde başörtülüyle okula almıyorlardı. Ben de gitmedim işte. Ama sen git, sen okursun, sen benim yerime de okursun." — Kalanı söylemem. 'Pişman mıyım' kısmını söylemem. Çünkü o 'anne üzülme' diyecek, ben de ağlamamak için konuyu kapatacağım.

▸ aklından neler geçti?

Lise. Lise işte. Başka ne olacak. Ama bir yandan da... pişmanlık mı, karar mı — ben mi karar verdim ki? Bana 'gidemezsin' dediler, ben de gitmedim. Ama işte orada duruyor ya, 'gitmedim' diyorum, 'gitmedim' — sanki seçimmiş gibi. Seçim değildi. Ama yine de bir yerde 'bir şey yapabilir miydin' diye soruyor içim, belki başka bir yerde okul vardı, belki açık öğretim vardı, belki... Hayır, o zamanlar öyle düşünemezdim ki, 16 yaşında, babam da 'ne gerek var' dedi, kayınvalide de sonra 'zaten evleneceksin' dedi. Hepsini biliyorum ama yine de geceleri Sümeyye'nin ders kitaplarını düşününce bir şey oturuyor göğsümde. Benim değil, onun başarısı — ama benim acım. İkisi ayrı şey.

Geleneksel
kapalı

[Bağlam: Kahvede ya da MÜSİAD toplantısı sonrası esnafla sohbet — genel bir "pişmanlık" muhabbeti açılmışsa] "Yani gardaş, insan geriye dönüp bakınca hep bir şey görüyor. Ben de 2019'da bir fırsatı kaçırdım, dükkân meselesi, babamın temkinli ol demesiyle geri çekildim — şimdi iki katına bakıyorum. Ama ne yaparsın, kader. Belki o zaman hazır değildim, belki hayırlısı buymuş." — Sonra konuyu değiştiririm, Halil'in adını hiç anmam.

▸ aklından neler geçti?

En pişman olduğum karar... Bu soruyu sorsalar hep bir şey aklıma geliyor ama onu söylemiyorum. Söylediğim başka bir şey oluyor. Gerçek şu: 2019'da Halil'le o dükkânı almak için el sıkışmıştık neredeyse — 420 dolar metrekareydi o zaman, şimdi 850. Babam "temkinli ol" dedi, ben de "tamam baba" dedim, çektim elimi. O dükkân şimdi başkasının. Şimdi aynı dükkân için iki katı kredi çekmeye çalışıyorum. Bunu düşününce içim yanıyor. Ama bir de şu var — Yasin'in İHL'ye kaydı meselesi, 7. sınıfta onu oraya koydum, o okul iyi mi gerçekten? Çocuk sabah 7'de kalkıyor, hafıza çalışıyor, sormak istiyorum "isteyerek mi yapıyorsun" diye ama soramıyorum. Belki o da pişmanlık olacak ileride, bilmiyorum. Ama 2019 dükkânı daha somut, daha net — orada hesap var, rakam var, dolar var.

Dindar

[Bağlam: Necla'ya, akşam sofra sonrası, çocuklar odaya çekilmiş, baba-anne uyumuş, ikimiz mutfakta çay içerken — ama bu soruyu sormadan önce iki kez düşünürüm] "Kuzum, bazen düşünüyorum — köye dönme kararını 'baba için' dedik ya, doğruydu ama... tamamen doğru değildi. Benim de bir kaçışım vardı içinde. Bunu söylemek zor oluyor, biliyorsun." — Kadar söylerim. Geri kalan

▸ aklından neler geçti?

Hemen 28 Şubat geliyor aklıma, 4-D sınıfı, o üç kızın abileri kapıda bağırıyordu... ama hayır, o karar değildi ki, o bir susmaydı. Asıl pişmanlık şu: 2003'te Of'a döndüm, baba 2009'a kadar iyiydi, ben neden 2009'a kadar beklettim kendimi? Hayır, daha doğrusu — 2009'da köye döndüm ama "baba için" dedim herkese, kendime de. Oysa baba 2018'de ameliyata girdi, koridorda 6 saat oturdum, o gece arabada anladım: ben kendi korkumdan döndüm köye, babayı bahane ettim. Bunu bilmek başka bir şey, kabul etmek başka. Şimdi emeklilik dilekçesi meselesi var, Mustafa'nın evliliği var, Şerafettin'in göğsü sıkışıyor — ve hâlâ aynı şeyi yapıyorum: "müdür Hasan Bey'in 12 öğrencisi var" diyorum, oysa asıl mesele ben ne istiyorum sorusunu sormaktan korkuyorum. Yirmi sekiz yıldır bu soruyu sormaktan kaçtım. Bu mu pişmanlık? Yoksa tek bir karar değil de, hayatın içine yayılmış bir alışkanlık mı?

Geleneksel

[Bağlam: Selma'ya, akşam yemekten sonra çocuklar odaya çekilince, sofra başında] "Selma, biliyor musun, en çok pişman olduğum şey... babayı 2010'da Razgrad'a götürmemek. Giderdik, gösterirdim evi, ağacı. Şimdi ne zaman gitsek diye düşünüyorum ama bir türlü... Yazın gidelim belki, ciddi söylüyorum bu sefer." — Ama "neden götürmedim" kısmını, yani asıl sebebi söylemez. "Baba ağlarsa ben de ağlarım, ikimiz de dağılırız" kısmı içinde kalır. Selma zaten anlıyor muhtemelen, ama ikisi de o kapıyı açmaz.

▸ aklından neler geçti?

Pişmanlık... Adamın aklına ilk gelen ne olmalı, iş mi, aile mi? Benim aklıma ilk gelen şey şu: 2010'da Razgrad'a gittiğimizde o evi görünce babama "gidelim mi?" diye sordum, o "hayır, ben göremem" dedi, ben de gitmedim. Yani babamı götürmedim. Şimdi baba 78, kalp pili var, "bir kez daha gideyim" diyor — ben hâlâ erteliyorum. Neden? Çünkü "ağlarsa ne yaparım" diye korkuyorum. Bir adam korkuyor, baba ağlarsa kaldıramazsın diye. Bu kadar basit, bu kadar aptalca. İş kararları mı? Hayır, o hatalar düzelir. Ama o bahçedeki erik ağacını babam bir kez daha görmeden ölürse... O fotoğrafı da çektirmedim ya, "baba görür kötü olur" diye. Kimin için korudum onu, babamın mı iyiliği için, yoksa kendim kaldıramadığım için mi? Bunu düşününce içim burkuluyor, cevabı biliyorum ama söylemek istemiyorum.

Geleneksel
kapalı

[Bağlam: Kimseye söylemem. Belki Reem'e bir gece, çok yorgun olduğumda, yarım cümleyle. Ama tam söylemem.] *Bir gün Reem "en çok neye üzülüyorsun" diye sorsa:* "Babanın aletlerini getiremedim Türkiye'ye. Bıraktım orada. Ağırdı dedim, ama ağır değildi zaten. Neyse, geçti." — Ve konuyu değiştiririm.

▸ aklından neler geçti?

En pişman olduğum karar... hemen aklıma o aletler geliyor. Babanın örsü, mengenesi. "Ağır" dedim kendime, ama ağır değildi — "dönerim" dedim, dönmedim. Şimdi Lazkiye'de bir bavulun içinde ya da bir köşede pas tutuyor, bilmiyorum bile. Baba hiç sormadı, ben hiç sormadım. İkimiz de biliyoruz ama konuşmuyoruz. Ohannes Usta'nın atölyesinde başka birinin örsünde çalışıyorum 12 yıldır — usta adam, iyi adam, ama baba örsü başka bir şey. Pişmanlık mı, yoksa o "belki dönerim" anının ne kadar boş olduğunu kabul etmek mi daha zor, onu da bilmiyorum.

Dindar

[Bağlam: kahvede, Mustafa'nın ölümünden sonra, defter tutarken, Recep sordu "Hasan abi, hayatında neye pişman oldun?" diye] "Okulu bıraktım, on dört yaşında. Dedem çağırdı, gittim. O zamanlar öyle bir şeydi, ne yapacaksın. Fabrika da iyi geçti, şükür. Ama... bırakmasaydım ne olurdu, onu bilmiyorum işte." Sonra konuyu değiştirdim, Mustafa'nın mezar taşını yazmaya döndüm.

▸ aklından neler geçti?

En pişman olduğum karar... Bu soruyu sorsalar "yok" derim ama yok mu ya? Var. Okul. Ortaokul birinci sınıfta bıraktım, on dört yaşında. Dedem "gel yanımda çobanlık yap" dedi, gittim. Sonra fabrika, tamam, fabrika iyi oldu — ama o okul meselesi içimde bir yerde hep durdu. Mehmet İstanbul'da fabrikada, Ahmet elektrikçi, tamam bunlar da iş — ama Ayşe öğretmen, Süleyman öğretmen, Almanya'da... Ben onlarla oturup konuşurken bazen bir şey hissediyorum, söyleyemiyorum ne olduğunu. Geçen hafta Yusuf için Süleyman sordu, ben "eli iş bilen aç kalmaz" dedim, doğru da — ama içimden bir ses "sen de öyle dedin, pişman değil misin biraz?" dedi. Pişmanlık mı, ne bileyim, ağır kelime. Ama o on dört yaşındaki çocuğa bir şeyler söyleyebilseydim...

Geleneksel
kapalı

[Bağlam: Murat'la, bir akşam Kızılay'da, ikinci bira sonrası, yılda bir olan o nadir açılma anlarından birinde — başka kimseye söylenmez, yazılmaz, Banu'ya bile değil] "Biliyor musun Murat, 2019'da o dosyada üst-yazı yazmam gerekirdi. Yazmadım. 'Sistem böyle işliyor' dedim kendi kendime, geçtim. Baba gitti o yıl, hâlâ aklımda. Pişmanlık büyük kelime ama... evet, o karar."

▸ aklından neler geçti?

En pişman olduğum karar... Bu soruyu kendime hiç bu kadar düz sormadım. Hep "o şartlarda başka türlü yapamazdım" diye geçiştirdim. Ama şimdi düşününce — 2019'da o dosya masadan alındığında, Murat'a "bu devlet yönetimi mi" dedim, doğru. Ama bir şey daha yapabilirdim. Üst-yazı yazabilirdim, resmi itiraz yolunu deneyebilirdim. Yazmadım. "Kariyer biter, aile var, ev var, çocuklar TED'de" diye hesap yaptım ve sustum. Baba o yıl Ekim'de gitti, cenazede "dürüst adam" dediler. Ben o masanın başında oturmuş, dürüst adamın oğlu olarak sustum. İşte o susma. O tek susma. Defne'ye "tarafsız ol, teknik kal" diyorum ya — hangi yüzle?

Modernler
kapalı

[Bağlam: kimseye söylemem — belki Beraat'a, ama o bile tam anlamıyla anlamaz çünkü o zaten "neden döndün ki" diye sorar, ben de cevap veremem] Susarım. Ya da soruyu duymazdan gelirim. Birileri "pişmanlık" diye bir şey açarsa — kahvede, ailede, herhangi bir yerde — "vay be, insan her şeyi düşünüyor" gibi bir şey mırıldanır, konuyu kaydırırım. Beraat'a bile "Eskişehir'den erken döndüm, keşke daha çok kalsaydım" kadar söylerim, altını doldurmam.

▸ aklından neler geçti?

En pişman olduğum karar... Eskişehir'den dönüş. O kadar net. Yani o zamanki "ailemi bırakamam, Konya'ya döneyim" kararı. Altı ay boyunca gerçek bir şeyim vardı — kendim gibi hissediyordum, o adamla, o şehirde, o küçük odada — sonra bavulumu toplayıp geldim sanki hiç olmamış gibi. Yedi yıl oldu, hâlâ silmekle bitiremedim o altı ayı içimden. Ve şimdi bak: 28 yaşındayım, annem Selma'nın annesiyle konuşmak istiyor, Beraat her hafta sonu İstanbul'a bekliyor, Halil'in ne düşündüğünü bilmiyorum — bütün bu karmaşanın kökü o dönüşte. Dönmesem ne olurdu bilmiyorum ama dönmemeyi hiç denemeden dönmüş olmak... işte o beni yiyor. Belki yine aynı yere gelirdim, belki değil. Ama en azından seçmiş olurdum.

Geleneksel

[Bağlam: Cem ile bir akşam, o da kendi hayatından bir pişmanlık anlattıktan sonra, sıra bana geldi] "2017'de bir sınav başvurusu vardı, devlet kadrosu için. Başvurmadım, hazır değilim diye. Sonra o kadro doldu, ve ben hâlâ 'acaba' diye düşünüyorum arada. Belki olmazdı zaten — ama en azından deneseydim, şimdi bu kadar kafamı meşgul etmezdi."

▸ aklından neler geçti?

En pişman olduğum karar... bu soru her geldiğinde aynı yere gidiyorum: 2017. Firma değişimi oldu, 4 ay işsiz kaldım, o dönemde sosyal hizmetler genel müdürlüğü için KPSS engelli kontenjanı başvurusu vardı — tam o tarihlerde — ve ben "zaten olmaz, hazırlıksızım" diye başvurmadım. Olmaz mı bilmiyorum ki, başvurmadım. Şimdi bakıyorum, o kadro o yıl 3 kişiyle doldu. Belki ben de olurdum, belki olmazdım, ama denemek vardı. Bunu düşündükçe içimde bir şey sıkışıyor — o 4 ay zaten zor geçti, ama en zor yanı o başvuruyu yapmamak oldu sanki, işsizliğin kendisi değil. Bir de şunu düşünüyorum: o kararı "hazırlıksızım" diye aldım ama gerçekte "reddedilirsem ne yaparım" korkusuydu, bunu kendime o zaman söyleyemedim.

Modernler
kapalı

[Bağlam: Kimseye söylemem. Hasan abi sorsa bile "pişmanlık mı, bilmiyorum abi, geçmişe bakma" derim, konuyu değiştiririm. Anneye hiç söylemem — anne zaten biliyor, söylemek ne işe yarar, ikimiz de üzülürüz. Belki bir gün Tarık'a, gecenin birinde, ama o da söylemez bir şey, sustuk kalırız ikimiz.] Yok, pişmanlık diye bir şey yok öyle büyük. Herkes elinden geleni yapıyor, olmadı işte.

▸ aklından neler geçti?

En pişman olduğum karar... Vallahi bu soruyu kendime sormaktan kaçınıyorum çünkü cevabını biliyorum. Baba hasta olduğunda — 2019 sonu, Tarık "abi gelir misin bir hafta" demişti — ben "iş var, sebze-hali yoğun, Şubat'ta gelirim" dedim. Şubat'ta geldim, Mart'ta baba gitti. O "iş var" dediğim hafta kafamda hâlâ duruyor, 4 yıldır. Ama bunu düşündüğümde hemen arkasından başka bir şey geliyor: ne yapacaktım ki, gitsem ne değişecekti, baba zaten bilmiyordu durumunun ne kadar ağır olduğunu, doktor bile söylememişti — bunları söylüyorum kendime, ama inanmıyorum. İnanmıyorum çünkü baba "oğlum, sen burada artık yetişeceksin" demişti Esenler'de, ben de yetiştim, ama son görüşte yanında değildim. Bu ikisi bir arada duruyor içimde, çözülmüyor.

Geleneksel

[Bağlam: Selma'ya, telefonda, geç bir akşam, kayınvalide uyuduktan sonra] "Selma, bazen düşünüyorum — 2020'de tam istifa kararını neden bu kadar kolay verdim? Sanki başka seçenek yokmuş gibi davrandım, ama vardı. Yarı zamanlı devam edebilirdim, bir yol bulunurdu. Şimdi geriye dönüp bakınca, o kararı kendime sormadan verdim — ve bu beni rahatsız ediyor." Selma "sen hep böylesin Nuray, önce yaparsın sonra düşünürsün" der, ben de gülerim, konuyu kapatırım. D

▸ aklından neler geçti?

İlk aklıma gelen şey bankadan istifa değil, istifanın *zamanlaması*. Yani 2018'de baba için yarı-zamanlıya geçtim, tamam, onu anlıyorum. Ama 2020'de tam istifa kararı — o an "kayınvalide de gelecek, ben yapacağım" diye düşündüm, sanki bu benim doğal sıradaki işimdi. Kimse zorlamadı, Hakan zorlamadı, ben kendim söyledim. Ve işte bu beni en çok kemiriyor: zorlanmadım. Kendi ağzımdan çıktı. 22 yıllık kariyer, net 27 bin TL maaş, portföy yöneticisi — bunları ben masaya bıraktım, üstelik "yapabilirim" diye. Şimdi 53 yaşındayım, Aylin'in firmasında kayıt dışı ayda 5 bin TL alıyorum, SGK'm yok, emekliliğim yok, ve "kayınvalide gidince ne yapacağım" sorusuna cevabım yok. Pişmanlık mı? Tam o kararın kendisinden değil, o kararı alırken kimseye sormamaktan. Hakan'a bile. Sadece "ben yaparım" dedim, Hakan da sustu. O sessizliği onay saydım. Belki de en büyük yanılgım buydu.

Modernler
kapalı

[Bağlam: Kimseye söylemem. Belki bir gün Fatma'ya, ama söylesem ne olacak, geçmiş geçmiş. Eğer Esra köye gelirse, o tıp sınavını kazanan torunum, onunla bir akşam bahçede otururken belki bir şey sızar ağzımdan, ama tam olarak değil.] Söylemem. İçime atarım. Bir şey çıkarsa ağzımdan şu kadar: "Kuzum, annenizi daha iyi okutmalıydım, ama o zamanlar öyle düşünüyorduk, Allah affetsin."

▸ aklından neler geçti?

Pişmanlık... vallahi bu soruyu içimde çevirdim bir. Mustafa'yı İstanbul'a bıraktığıma pişman mıyım? Hayır, o gidecekti zaten, durdurmak elimden gelmezdi. Ahmet'in o sabah traktöre binmesine izin verdiğime mi? Ama ben ne diyebilirdim ki, "gitme" diyebilir miydim hiç, adam kendi işine gidiyordu... Ama işte o düşünce hep geri geliyor, "bir şey deseydin" diye. Sonra bir de şu var — Fatma'yı okutmadım. Yani okutamadım mı, okutmadım mı... ikisi de doğru aslında. Para yoktu, köyde okul yoktu, ama Yozgat'a yatılı gönderebilirdim belki, Ayşe'nin gittiği gibi. Fatma "istemem" dedi, ben de "istemiyorsa zorlamayalım" dedim. Ama şimdi Esra tıp okuyor, Fatma'nın kızı okuyacak mı bilmiyorum, ve içimde hep o kalıyor — Fatma'ya daha çok ısrar etseydin belki... Ahmet de "kız çocuğu ne yapacak okuyup" derdi, ama ben de itiraz etmedim işte, ben de etmedim.

Geleneksel

[Bağlam: Sema ile akşam yemeğinde, belki bir gün, belki hiç — ama en yakın versiyonu şu olurdu] "Sema, geç kaldım bazı şeylerde. Bunu söylemesi kolay değil ama sen hep oradaydın, ben hep 'geliyorum' dedim." Fazlasını söyleyemem, çünkü fazlasını söylersem Sema'nın beni teselli etmesini izlemek zorunda kalırım — o da haksızlık olur ona karşı. Defne'ye ya da Bora'ya hiç söylemem; onların

▸ aklından neler geçti?

İlk gelen şey her zaman o oluyor — 1995, Defne üç yaşında, Sema'nın o dönem okul müdürüyle kavgası, ben Birikim'e makale yetiştirmeye çalışıyordum ve Sema "bu hafta sana ihtiyacım var" demişti, ben "biter biter, iki gün" demişim. Bitmemiş tabii, üç haftaya uzamış. Ama şimdi düşününce asıl pişmanlık o değil — o dönemin tamamı. Yirmi yıl boyunca "akademik misyon" diye bir şeyin arkasına saklandım ve Sema'nın ev içinde tek başına taşıdığı yükü görmeyi seçmedim, görmemek daha kolaydı. 2024'te Sema'nın ameliyatı olduğunda, o sekiz ay boyunca ilk kez gerçekten orada olduğumda, kendimle yüzleşmek zorunda kaldım: bu kadar geç öğrenmek neden bu kadar kolay kabul edilebilir bir şey olsun ki? Bora ve Defne büyürken ben "iyi bir baba" mıydım, yoksa "evde olan bir baba" mı — bu ikisi aynı şey değil ve ben hep birincisini sandım. Şimdi Sema Mart kontrolünden iyi çıktı, şükür, ama bu rahatlamayı hak ettiğimi bilmiyorum tam olarak.

Modernler

[Aysun arayıp "baba en çok neye pişmansın" diye sorsaydı — ki sormadı, sormaz da — şöyle derdim:] Kızım, annenin son sözünü tutamadım, bu bende kaldı. Başka bir şey söylemem.

▸ aklından neler geçti?

Hatice. Başka ne olabilir ki. "Beni Erzincan'a götür" dedi, ben "tamam karıcığım" dedim — otuz yıl geçti, hâlâ orada Stuttgart'ta yatıyor. Prosedür, para, çocuklar okul... hepsini saydım durdum, ama gerçek şu ki ben o işi tam yüreğimle yapmadım. Yapabilirdim, bir yolunu bulabilirdim. Şimdi bazen düşünüyorum, o sözü neden verdim? Vermesem daha mı iyi olurdu, bilmiyorum. "Tamam" dedim, olmadı — bu bende kaldı, kimseye söyleyemiyorum tam olarak. Aysun biliyor biraz, ama o da "baba kader" diyor geçiştiriyor, ben de bırakıyorum. Bir de şu var aklımın bir köşesinde: ben de gidince Üzümlü'de yatacağım, o Stuttgart'ta — ikimiz ayrı topraklarda. Bunu düşününce içim burkuluyor, ne dua ne başka şey geçmiyor aklıma, sadece o hastane koridoru kalıyor gözümün önünde.

Geleneksel
kapalı

[Bağlam: Kimseye söylemem. Belki Hatice'ye, o da köyde büyüdü, annesini daha iyi tanıdı — ama ona da tam söyleyemem, "sen de gitmedin" gibi bir şey çıkar ortaya, o da üzülür. Hayrettin'e hiç söylemem, zaten o da bilir, o da taşıyor bir yerlerde. Belki Sürmeneliler Camii'nde dua ederken içimden söylerim — "anneciğim, hakkını helal et" diye. O kadar.]

▸ aklından neler geçti?

Pişmanlık... Bu soru kafama gelince hep aynı şey çıkıyor: 1998, annemin vefatı. Köyde son yıllarda hasta hasta yatıyordu, ben biliyordum, ama "Hayrettin işte, çocuklar okul, para yok" diye kendimi inandırdım. Bir kez daha gitsem, bir ay kalsam, son zamanlarını yanında geçirsem... Gitmedim. Hayrettin işten kalkamadı, ben de "o gitmedi ben nasıl giderim" dedim kendi kendime, ama bu doğru değildi aslında — ben de çekindim, hem paradan hem Hayrettin'den. Annem öldü, ben yoktum. Cenazede vardım, ama son nefesinde yoktum. O yolculuğu — 24 saat otobüs, tek başıma — o zaman değil de ölümünden sonra yaptım. Mezarına ilk kez ölümünden sonra gittim. Bu benim içimde bir şey gibi duruyor, yıkanmıyor. Diğer şeyler — Esenyurt'a geç gelmek, örgüyü bırakmak, şunu yapmamak bunu yapmamak — bunlar pişmanlık değil, hayatın gidişi. Ama annem... o ayrı.

Dindar

[Bağlam: kimseye söylenmez. Belki Hawre bir gün sorarsa, ama şimdi değil. Kahvehanede böyle şeyler konuşulmaz. Süleyman'a da söylenemez — oğul babasının pişmanlığını taşımamalı.] Söylemem. Susarım. Biri "Hasan abi en çok neye pişman oldun" dese, "Allah'ın takdiri, her şey hayırlıdır" derim geçerim. Bu söz yalan değil ama tam da doğru değil. Bazı şeyler söze gelmez.

▸ aklından neler geçti?

Wele billah... bu soru insanın içine işliyor. Pişmanlık... Hadiye'yi o gün bıraktım mı, bırakmadım mı diye düşünüyorum bazen. 1999 Eylül'de operasyon oldu, ben köyde kaldım, o da yanımda kaldı. Ama Hadiye'nin kalbi o günden beri duruyordu zaten, ben görmedim. Altı ay sonra gitti. Şimdi düşünüyorum — o günlerde onu Mardin'e götürsem, biraz uzaklaştırsam, belki kalbi o kadar sıkılmaz mıydı? Ama bir de şunu düşünüyorum: ben köyde kalmasaydım, kim kalacaktı? Aşiret büyüğü kaçarsa köy ne olur? Ama bu da kendimi rahatlatmak için söylediğim bir şey mi? Bilmiyorum. Hadiye'nin gözleri o son sabah — ben hâlâ o gözleri görüyorum. "Sen iyi yerdesin canım" diyorum mezara, ama içimde bir şey hep soruyor: sen orada olman gerekmiyordu bu kadar erken.

Geleneksel

[Bağlam: Kimseye tam söylemem. Ama 2018'de Devran bana bir gün "anneanne en zor şeyin ne" diye sormuştu, o zaman yarısını söyledim.] "Sabri'yi daha erken götürseydim doktora, daha iyi olurdu belki. Ben bilemedim, o da söylemedi. Xwedê mezin e, kader böyle yazdı. Ama içimde kalıyor işte." — Kalanını söylemedim. "Ben de kaçtım o haberden" kısmını söylemedim. O bende kalır.

▸ aklından neler geçti?

Pişmanlık... Wele billah, bu soru insanın içine giriyor. Aklıma hemen 1995 geliyor — muhtarın "köyü boşaltın" dediği gün, Sabri'ye "gitmiyoruz" dedim, kaldık. Pişman mıyım? Hayır. Sonra ne geliyor... Sabri'nin hastalığı. 2005'te ilk şikâyetlendi, "doktora git" dedim, "geçer" dedi, ben de fazla ısrar etmedim. İki yıl geçirdik öyle. 2007'de Hozat'a götürdüm, iş işten geçmişti. Prostat. Bunu düşündüğümde içim burkuluyor hâlâ. Ben daha sert durabilirdim, "git dedim gideceksin" diyebilirdim, ama Sabri'ye hiç öyle sert konuşamadım ki. Onun "geçer" demesine inandım mı, yoksa ben de kaçtım mı o haberden? İkisi de biraz. Şimdi düşünüyorum da belki o iki yıl fark ederdi, belki etmezdi, doktor da bilmez ki kesin. Ama o "biraz daha ısrar etseydin" sesi hâlâ çıkıyor içimden, 16 yıldır.

Geleneksel

[Bağlam: Selin ile akşam yemekte, Ali uyuduktan sonra, ikinci çay] "Biliyor musun, en büyük pişmanlığım stock option meselesi falan değil. Babama söylememek. Sekiz aydır taşıyorum bunu. Haksızdım sana karşı da — 'Mart bekle' dedim ama aslında ben hazır değildim. Bu hafta söyleyeceğim. Gerçekten."

▸ aklından neler geçti?

Hah. "En pişman olduğunuz karar." Sanki tek bir şey var gibi. Aklıma ilk gelen şey şu: 2019'da Garanti'ye geçerken Trendyol'daki stock option'larımı tam anlamadan imzaladım, çıktım. Sonra Trendyol halka arzı konuşulmaya başladı, arkadaşlar hesap yapmaya başladı... Tamam, geçelim. Ama asıl pişmanlık o değil. Asıl pişmanlık şu: Babama hâlâ söylemedim. Sekiz ay oldu. Sekiz ay. Adam 66 yaşında, her hafta arıyorum, "nasılsın baba, Ali ne yapıyor" diyorum, Berlin'den tek kelime yok. Selin haklı — Mart-Muharrem bahanesi saçmaydı, ben sadece erteliyorum. Pişman olduğum karar mı? Belki de bu: kararı almak değil, kararı aldıktan sonra babama söylememek. Sanki söylersem gerçekleşecek gibi, söylemezsem hâlâ geri dönebilirmiş gibi. O sekiz ayı kaybettim. Hem babamla hem kendimle.

Modernler

[Bağlam: Filiz veya Eski Edebiyat grubundan biri, Tunalı'da kafe, ikinci çay, sohbet derinleşmişse] "Boşanmaktan değil, boşandıktan sonra 'hallettik' deyip geçmekten pişmanım sanırım. Defne 'tamam' dedi, ben de buna inandım — ya da inanmak istedim. Şimdi bakıyorum, bazı şeyleri daha erken, daha açık konuşmam gerekirdi. Ama o

▸ aklından neler geçti?

Bu soruyu duyduğumda ilk refleks "boşanma" diyor içim, ama hemen arkasından "hayır, değil" geliyor — çünkü boşanmak doğru karardı, bunu biliyorum, yedi yıldır biliyorum. Asıl pişmanlık şu: neden o kadar erken "çocuklar uyumlu, hallettik" dedim kendi kendime? Defne beş yaşındaydı, "tamam" dedi, ben de buna tutundum. Tutunmak istedim. Şimdi o on iki yaşında kapıyı kapıyor ve ben hâlâ o "tamam"ın içinde yaşıyorum sanki. Belki de asıl pişmanlığım boşanmanın kendisi değil, boşandıktan sonra "bitti, sağlıklı geçti" diyerek bir şeyin üstünü örtmem. Çocukların iki evi oldu, evet — ama iki ev, bir ev kadar tam olmayabiliyor, bunu görmek istemedim. Ve bir de şu var, hiç sesli söylemediğim: Mert'le o 2010 akşamı, bahçede "hangi Türkiye'ye hazırlayacağız çocukları" derken belki de evliliğin zaten orada bittiğini hissettim ama üstüne sekiz yıl daha yükledim. O sekiz yılın bir kısmı gereksizdi — hem benim için hem onun için hem de sonunda doğan Çağrı için.

Modernler

[Bağlam: Kahvehanede biri "en büyük pişmanlığın ne" diye sorsa — kasaba meclisinden biri, samimi bir an] "Biliyor musun, insan böyle sorulara 'keşke şu araziyi alsaydım' falan der ya — bende öyle bir şey yok aslında. Babamın gittiği sabah içeride makinenin başındaydım, beş dakika geç fark ettim. Onu sayarsam, onu sayarım. Ama kader bu, Allah'ın takdiri, ne yapayım." — Oradan devam ettirmem. Konuyu değiştiririm.

▸ aklından neler geçti?

En pişman olduğum karar... Babam o sabah fabrika girişine geldi, ben içerideyim, makine çalışıyor. Beş dakika. Beş dakika fark etmedim. Şimdi "pişmanlık" deyince aklıma hep o geliyor — ama bu karar değil ki, bu bir an, bir kaza. Peki gerçek karar ne? Belki de 2003'te Dörtyol'daki o arazi fırsatını kaçırdığım — hayır, o para yoktu o zaman, ne yapayım. Belki Mehmet'i fabrikaya çok erken çektim, üniversiteden sonra "gel oğlum" dedim, o da başka bir şey denemedi hiç — ama o istedi zaten, istemedi mi? İçimde bir yerde biliyorum: babanın ölümünü karar gibi işliyorum kafamda, sanki o an farklı davransaydım bir şey değişecekti. Değişmeyecekti. Ama bu yük hâlâ orada duruyor, 17 yıldır.

Geleneksel
kapalı

[Bağlam: kimseye söylemem. Belki bir gün Zeynep'e, o üniversiteyi kazanırsa, ikimiz baş başa kalırsak — o zaman belki.] Söylemem. Süleyman'a söylesem "geçmiş geçmiş ne yapacaksın" der, doğru da söyler. Kayınvalideme söylesem "evlendik, çocuklar büyüdük, ne eksik" der. Onlara haksızlık etmiyorum, yanlış da söylemiyorlar. Ama bu soru sorulunca içimde bir yerde bir kapı aralanıyor, hızla kapatıyorum. Zeynep dersine çalışsın yeter.

▸ aklından neler geçti?

Lise... lise diyorum içimden, hep lise. Ortaokul bitti, "kızım evde dur, ablana bak, anana yardım et" dediler, ben de durdum. On dört yaşındaydım, ne biliyordum ki. Ama şimdi bakıyorum Zeynep'e — on altı yaşında, eşarpla okula gidiyor, hemşire olmak istiyor — ve içimde bir şey sıkışıyor. Ben de isterdim. Temizliğe gidiyorum Hatice-teyze'nin evine, iyi ki var o iş, Allah razı olsun, ama... kendi evim değil o ev. Süleyman yorgun, ben yorgun, para yetmiyor, kentsel dönüşüm belirsiz — bunların hiçbirinde okusaydım ne değişirdi bilmiyorum, belki hiçbir şey, belki her şey. Bir de şu var: söylesem ne olur, geçmiş geçmiş, o kararı ben mi verdim zaten, aile verdi — ama içimde "sen de razı oldun" diyen bir ses var, onu susturamıyorum.

Dindar

[Bağlam: Sevda'ya, yatakta, gece — ama yine de tam söylemem] "Yav Sevda, Sema'yı oku, ne olursa olsun oku. Ben ortaokulda bıraktım, o zamanlar mecburduk, baba da zorlandı. Ama şimdi düşünüyorum, biraz daha diressem belki olurdu." — Kadar söylerim. Geri kalanını içime gömerim. "Pişmanım" demem, o kelimeyi ağzıma almam. Çünkü o kelime çıkınca baba da girer işin içine, aile de girer, o günler de girer — oraya girmek istemiyorum.

▸ aklından neler geçti?

Okul. On dört yaşında bıraktım, bıraktım işte. Baba "oğlum sen ne istersen" dedi, ben de "iş yapayım" dedim. Ama şimdi düşünüyorum, o karar mıydı gerçekten? Yoksa zaten öyle gidecekti de ben mi karar verdim sandım? Bilmiyorum. Sema'nın öğretmeni "çok iyi okuyor" deyince içim burkuldu — sevinçten mi, başka bir şeyden mi, ikisinden mi, onu da tam bilmiyorum. Çocuğum okuyor, ben okuyamadım, bu iyi bir şey ama aynı zamanda... işte o "aynı zamanda" kısmı var ya, onu kimseye tam anlatamıyorum. Pişmanlık mı demeliyim, yoksa "oldu bir kere" mı demeliyim, onu da bilmiyorum gardaş.

Geleneksel
kapalı

[Bağlam: Cami çıkışında Hassan bey veya başka bir Halepli komşu "en büyük pişmanlığın ne" diye sohbet açarsa] "Vallahi kardeşim, insan geri bakınca çok şey görüyor ama Allah'ın takdiri böyleymiş. Belki daha erken gitseydim daha iyi olurdu, belki değil. Halep'i bırakmak kolay değildi, 18 yıl orada yaşadık. Ama şimdi çocuklar burada, Mariam üniversiteye hazırlanıyor, ne diyeyim, hayırlısı oldu inşallah." Kalanını yutarım. Küçük çocuktan bahsetmem.

▸ aklından neler geçti?

Bu soru... insanın içine giriyor. Pişmanlık. Hangisini sayayım? Dükkanı bırakmak mı, sınırı geçmek mi, ne? Hayır, en büyük pişmanlık şu: 2013 yazında, bombalamalar başladığında, komşular gidiyordu, Ebu Tarık ailesi Temmuz'da gitti, "biz gidiyoruz Sefer, beklemek tehlikeli" dedi — ben "hayır, bu geçer, Halep'ten gidemeyiz, dükkan var, baba var, ev var" dedim. Aralık'ta bomba düştü 200 metre ötede, Aisha çocuklarla salonda yerde yatıyordu. O Temmuz'da gitseydim... belki küçük çocuk yolda hastalanmazdı. Belki o çocuk şimdi 12 yaşında burada koşuyordu. Bunu kimseye söyleyemiyorum, Aisha'ya bile. Çünkü söylersem ne olur? Gözyaşı. Ve "sen karar verdin" sözü çıkmasa bile gözlerinde okuyacağım. O çocuğun ağırlığını taşıyorum, kimse bilmiyor.

Geleneksel
kapalı

[Bağlam: kimseye tam söylemem — ama anne Hatice bir gün "kızım sen pişman mısın" diye sorsaydı, belki şunu derdim] "Pişman değilim anne, Selim iyi adam, çocuklarım var maşallah. Ama kendi okulum için üzülüyorum bazen, o kadar. Berfin okusun diye çalışıyorum işte, o benden iyi olsun yeter."

▸ aklından neler geçti?

Okulu bırakmak mı, evlenmek mi — ikisi aynı anda oldu zaten, birini seçip diğerini bırakmadım. Ama bazen şunu düşünüyorum: 16'da evlenmeseydim, ortaokulu bitirseydim, sonra liseyi... ne olurdu? Berfin'e ödev yaptırırken kendi ellerim tutmuyor kalemi, kızım benden daha iyi yazıyor şimdiden — bu beni hem mutlu ediyor hem içimde bir şey sıkışıyor, tam söyleyemiyorum. Selim'i seviyorum, çocuklarımı çok seviyorum, pişman mıyım bilmiyorum, ama "erken mi oldu" sorusu kafamdan gitmiyor bazen. Annem de 14'ünde evlendi, ben 16'mda, Berfin... Berfin olmayacak bu, olmayacak.

Dindar

[Bağlam: Esra ile gece, Doruk yattıktan sonra, nadiren açılan bir an — belki yılda 1-2 kez böyle bir konuşma olur] "Biliyor musun, en çok pişman olduğum şey seni o iki yıl beklettim. 2014-2016. 'Sana ne sunabilirim' diye kendimi kilitledim, ama aslında seni koruduğumu sanıyordum, kendimi koruyordum. Bunu söylemek istedim hep."

▸ aklından neler geçti?

Bu soruyu duyunca ilk aklıma gelen şey motosiklet değil. Yani herkes öyle düşünür, "kazayı önleyebilirdin" der — ama ben o sabah yola çıkma kararını pişmanlık olarak tutmuyorum artık, tutamıyorum, çünkü tutarsam 16 yılı boşa saydım olur. Asıl pişmanlığım daha küçük, daha utanç verici bir şey: 2014'te Esra kafede "ben sana hâlâ kayıtlıyım" dediğinde ben 2 yıl daha direnmek zorunda hissettim kendimi, "sana ne sunabilirim" diye. O 2 yılı boşa harcadım. Esra'nın zamanını boşa harcadım. Kendimi korumak için onu beklettim, onu yordum — bunu düşününce hâlâ içim sıkışıyor. Ve bir de şu var, daha derine gidersem: makine mühendisliğini bırakmak zorunda kalmak değil pişmanlığım, onu da çoktan sindirdim. Pişmanlığım şu: 22 yaşında, yatakta yatarken, "artık kimseye yük olmayacağım" diye karar verdim ve o karar benim içime o kadar işledi ki hâlâ Esra'ya bazı şeyleri söyleyemiyorum. O kararın bedelini sadece ben ödemedim.